Çok beğenip de unutmayalım diye hemen bir kenara not alma ihtiyacı hissettiğimiz hatta aforizmalar için özel defter tutanlarımız bile az değil. Ya da hiç olmazsa ajandalarımızın bir bölümünü onlara ayırırız.

Aforizmaların gücü, bir gerçeği en yalın ve vurucu şekilde ortaya koyabilmelerinden gelir. Herhangi bir durumda lafı evirip çevirmeden taşı gediğine oturtma ihtiyacı duyduğumuzda bu tok atımlık ve hedefi onikiden vuran sözlere başvururuz. Yerinde, zamanında kullanıldıklarında etkili olmamalarının mümkünatı yoktur. Sürekli lazım olabilir diye en vurucularından ezberde tuttuklarımız da az değildir.
Halil Cibran önce aforizmalarıyla tanınmışsa, sözlerinin etkisi ismindeki Ortadoğulu tınıyla buluşuyor ve ismi hemence zihne oturuveriyor. Kendimizle O’nun arasında bir bağ kurmak çok zor olmuyor böylece. Ortadoğulu kimliğine gelmeden, damak zevki için tadımlık birkaç aforizması, O’nun bu güçlü yanına bir selam olabilir:
“Sırtını güneşe çevirirsen, gölgenden gayrı bir şey göremezsin.”
“Beşeri kanunları yalnızca iki kişi çiğner: Deli ve dahi. Bu ikisidir Allah’ın kalbine en yakın olan.”
“Zalim, zulmünü işletirken ak ellilerin elleri temiz olamaz.”
“Birçok öğreti pencere camı gibidir. Hakikate oradan bakarız, ama bizi hakikatten ayırır.”
“Eğer O gerçek bir bilgeyse, bilgeliğinin evine davet etmek yerine, sizi kendi aklınızın eşiğine doğru yönlendirir.”
“Senin gözlerinde okuyorum, başına taç konmanın tutsak alınmak olduğunu.”
***
Bir Doğu bilgelik geleneğidir; hikmet sahibi kişiler hikaye, mesel, fıkra anlatarak konuşur. Bu, onlar için hakikatin dilidir; mantık, argüman, ispat, kıyaslama değil. Bu yüzden kuram oluşturma peşinde değiller. Analitik zekadan çok duygusal zekayla alakalı olan bu yöntemi İsa da kullanmıştır, Budha da, sufi mistikler ve daha başkaları da. Ders çıkarılacak güzel kıssalar anlatmışlardır.
Yaşamının önemli bir bölümünü vatanı dışında geçirip uzak bir yerde ölmesine rağmen, Halil Cibran’ın birçok eseri, bir eski zaman Doğu bilgesinin ağzından yazılmış gibidir. Ama O, bu Doğu geleneğini Batı‘da sergileyerek, herkesçe tanınan modern bir bilge olmuştur. Güzel meseller anlatmıştır O da:
“Bir tilki, gün doğarken/ kendi gölgesine baktı/ ve ‘Bugün öğle yemeğine/ bir deve indirebilirim gövdeme’/ dedi kendi kendine/ Ve öğlene kadar bütün bir sabahı/ her yerde deve arayarak geçirdi/ Fakat öğlen vakti bir ara gözü/ yine kendi gölgesine ilişti/ o zaman da kendi kendine,/ ‘Ah bulabilsem’ dedi,/ ‘bir fare de aynı işi görür’/ ‘küçük bir fare bile’.”
Ya da şu:
“Göz bir gün kulağa dedi ki,/ ‘Bu vadilerin ta ötesinde/ mavi bir sisle örtülü/ yüksek bir dağ görüyorum./ Baksana, o dağ gerçekten/ sence de güzel değil mi?’/ Kulak bu sözü dinledi,/ sonra çevreye ve uzaklara/ iyi niyetle dikkat kesildi,/ ‘Fakat nerde bu dağ?/ işitemiyorum onu,’ dedi/ Sonra el söze katıldı,/ ‘Ben de bu sözü edilen dağa/ dokunmak istiyorum/ onu tutmak, hissetmek istiyorum,/ ama boşuna;/ ulaşamıyorum ona!/ Ve burun da fikrini söyledi; ‘Dağ falan yok ortada, ben almıyorum/ öyle bir şeyin kokusunu!/ Bunun üzerine, göz,/ biraz düş kırıklığı içinde/ ötelere doğru döndü./ ötekilerse, aralarında/ Gözün bu tuhaf kuruntusunu/ konuşmaya başladılar./ Ve gözün ciddi mi ciddi/ bir algı sorunu olduğuna karar verdiler.”
***
1860’tan itibaren Suriye ve Lübnan’dan, ağırlıkla siyasi nedenlerle Amerika’ya aydın göçleri oldu. Bunlar genelde beraberlerinde götürdükleri kültür mirasını korumak istiyorlardı. Birkaç gazete çıkardılar orada. Gazete basımevlerini broşür ve kitap yayını için kullandılar.
Amerika’daki Arap yazarları, Suriye ve Lübnan’daki gibi sansüre tabi olmadıklarından, sosyal sorunlar, kadın hakları, din ve toplum hayatı üzerine yazma imkanı buldular. Böylece Amerika’daki Arap Edebiyatı I. Dünya Savaşı’ndan önce gelişmeye başladı ve Arap yazarlarının birlik oluşumları bile ortaya çıkabildi. Bu yazarlardan Farah Antûn, Emin er-Rihani, Mihail Nu’ayma zikredilebilir. Ama kuşkusuz en tanınanı Halil Cibran’dır.
Cibran, sadece edebiyatçı değildir. “20. yüzyılın en önemli filozoflarından biri” olarak anılmaktadır. Aynı zamanda ressamdır. Edebiyatçı olarak da kısa hikaye, şiir ve roman dallarında eserler yazmıştır.
1883’te Lübnan’ın Beşari adlı yerleşim yerinde doğdu. 12 yaşındayken ailesi ile birlikte Amerika’ya göç etti. Boston’da orta ve lise öğrenimini tamamladı. Sonra, ısrarı üzerine ailesi tarafından Lübnan’a gönderildi. Okula orda devam eden Cibran, yüksek öğrenimini Beyrut’ta bitirdi. 1902’de anayurdundan ayrıldı ve 5-6 sene boyunca resim yaparak geçimini sağladı. Resimlerinin bazıları dünyanın önemli galerilerinde sergilenmektedir.
1908’de Paris’e giderek güzel sanatlar akademisine yazıldı. Burada aynı zamanda üç yıl süreyle çağının en büyük heykeltraşı Auguste Rodin’den (Düşünen Adam’ın heykeltraşı) ders aldı. Paris’te aynı zamanda William Blake ile Shelly’nin şiirleriyle tanıştı ve onlardan çok etkilendi. Şiirlerinde engin bir hayal gücü vardır. Birçok mecaz keşfettiği İncil’den esinlenmiş, mistik sembollerle etkili şiirler yazmıştır.
1911’de yeniden Amerika’ya döndü ve ilk kitabı olan ‘Deli’ 1918’de yayımlandı. Ama asıl ününü, 1923’te yayımlanan ‘Nebi’ adlı eseriyle kazanmıştır. Bu eserini, El Mustafa adındaki bir kahinle Orfales halkı arasında insanlık ve hayatın genel durumu hakkında geçen konuşmalar oluşturur. Bazı analizciler El Mustafa’nın Muhammed, bazıları da İsa Mesih olabileceğini iddia ederler.  Cibran, Lübnan’dan kopmamış, vatanına gidip gelmeye devam etmiştir. Gençlik anılarının etkisiyle, vatanında, toplumsal geri kalmışlığın sebebi olarak gördüğü Hıristiyan din adamlarına karşı çıksa da dini inançları reddetmedi. Diğer yandan toplumsal konularla, sosyalist düşüncelerin sınırına kadar ulaştı. Burjuva sınıfının ikiyüzlülüğüne, geleneklerinin sunniliğine saldırdı. Bireyin haklarının kutsallığını, genel eşitliği, karşılıklı yardımlaşmayı, sınıflar arası farkın mümkün olduğunca silinmesini savundu.
“Asi Ruhlar” kitabındaki gibi ilk hikayelerinde, Lübnan’da hüküm süren feodal üst sınıfları protesto eder. Bu toplum eleştirisinin paralelinde, Arap kadınının aile içindeki ve toplumdaki haklarının savunuculuğunu yapar. Ünlü romanı “Kırık Kanatlar” ile kadının Suriye’deki trajedisini işler.
Haberci, Gezgini Ermişin Bahçesi, Deli, İnsanoğlu İsa, Sözler, Dünya Tanrıları, Kalbin Sırları, Aforizmalar, Arapça ve İngilice yazdığı yirmiden fazla eserinin bazılarıdır.
Coşkulu şiirleri yirmiden fazla dile çevrilmiş, bir kısmı da Feyruz gibi sanatçılarca bestelenmiştir.
Ölümü, hayattayken sahip çıkılmayan aydın veya sanatçıların tipik bir resmidir. 1931’de 48 yaşındayken, New York’taki küçük bir çatı katında yoksulluktan ve ardısıra gelen hastalıklardan kurtulamayarak hayata veda etti.
***
BERABERLİK
Yeryüzüne birlikte geldiniz ve sonsuza dek birlikte yaşayacaksınız, ölümün ak kanatları günlerinizi bölene dek birlikte olacaksınız. Tanrının suskun anıları katına eriştiğinizde bile birlikte olacaksınız. Ama bırakın da bunca beraberliğin arasında biraz da boşluklar olsun ve Tanrısal alemin rüzgarları esip, dolanabilsin aranızda. Birbirinizi sevin ama sevginin üzerine bağlayıcı anlaşmalar koymayın. Bırakın yüreklerinizin sahilleri arasında gelgit çalkalanan bir deniz olsun sevgi. Birbirinizin kadehini onunla doldurun, ama aynı kadehe eğilip içmeyin. Ekmeğinizi bölüşün, ama aynı lokmayı dişlemeye kalkmayın. Şarkı söyleyin, dans edin, eğlenin birlikte, ama ikinizin de birer ‘yalnız’ olduğunu unutmayın. Çünkü lavtadan dağılan müzik aynı, ama nağmeleri çıkaran teller ayrıdır.
Yüreklerinizi birbirine bağlayın ama biri ötekinin saklayıcısı olmasın. Çünkü ancak ‘hayat’ın elidir yüreklerinizi saklayacak olan. Hep yanyana olun ama birbirinize fazla sokulmayın;
çünkü tapınağı taşıyan sütunlar da birbirinden ayrıdır.
Çünkü bir selvi ile bir meşe gölgesinde yetişmez birbirinin.
(Halil Cibran’dan)


* Burdur E Tipi Cezaevi