Aşağılarda, mesafeye denk, Harçik’ın kendini zar zor duyuran pelte uğultusu. Gecenin, yeni bir ayrılık deminde, hatır isterken günle sarmaş dolaş olduğu o loş aralık. Sessizce çekip gidecek. Grup vakti tekrar buluşacak olmanın tabiata has içkin bilinciyle hıçkırmadan, sızlanmadan... Hüznü kendinden menkul sessizlik. Seherin seyriyle derelerden, yamaçlardan, tepelerden insanın içine bulaşan iyileştirici dinginlik.
Zihnimde sakince güne süzülen seher makamında içli, dokunaklı Zazaca ezgiler. Tercih şansım yok, Zazaca ezgiler hep içli. Etraf Kırmızıdağ’dan, Zel’den, Harçik’tan müteşekkil olunca zihnimdeki Zazaca dışındaki sesleri de ben bir kenara ayırıyorum. “Ez nika sepkerî kam re vajî derdê çêna mika zof girano...” Değiştiriyorum, “Ax gulê gulê, gulê gulazar/ Gula mina rindikê...”
“Küçük Güney”li nöbet arkadaşım, sabah yeliyle gözlerindeki mahmurluğu atmış üzerinden, sabah keşfinin duyarlılığını takınmış. Etrafın tekin olduğuna kanaati oluştuktan sonra saatine bakıyor: “06:30”. Yeleğinin iç cebinden küçük radyosunu çıkarıp anteni çekerek ibreyle oynuyor. Bir yerde karar kıldıktan sonra radyoyu kulağından az mesafeyle yanda tutup gözlerini ilerideki tepeye dikerek, o tepeden daha uzaklara dalıyor.
O taze sabahı her şeyiyle içime çekmekle meşgulken, iki-üç dakika sonra yanımdaki arkadaşın daldığı uzaklarda benim de nedensiz kaybolduğumun farkına varamıyorum ilkin. Kulağımda, arkadaşın radyosundan hafif sesle yükselen farklı bir ezgi. Bu sefer içimdeki Zazaca ezgiler başka bir an için ayrılıyor kenara. Radyodaki ezgiyle beraber yükselen bir kadın sesi. Ama yok, kadın da olmayabilir. Belki başka bir şey. Yumuşacık, incecik bir ses. Farkedilmeden akan - ama içime akan - dupduru bir su gibi. O nezafet duygusuyla bambaşka bir alemde buluyorum kendimi. Kötülüğün, çirkinliğin, kirliliğin olmadığı, masmavi suların küçük dalgaları üzerinde yol alınan, gözlerini kapatıp ancak belirli zaman aralıklarında hissederek ulaşabileceğin bir alem. Gerçek olamayacak kadar güzel.
Narin. Kıyamadığın için doyasıya öpemediğin şirin bir bebek gibi. Çirkinlikleri temize çeken, tüm kötülükleri yok saymanı sağlayacak bir tatlılık. İnsanı çepeçevre saran bir şefkat. Başını dizine koyduğun ananın, saçlarını yavaşça karıştırırkenki uyuşukluk hali.
Pürüzsüz akan, sabahın sükunetiyle uyumlu o sakin sesin yüreğe çarparkenki yarattığı ışıma; ışımanın verdiği güzellik duygusu, o duyguyla açığa çıkan engelsiz bir heyecan...
Canlı bir heykel gibi, sahnenin ortasına dikilip başını mağrur bir edayla kaldırarak “Le Beyrud”, “Habbaytek Bissayf” veya “Nassam Aleyna el-hawa” dediğinde dinleyici kitlenin aşka gelerek vecd haliyle toplu, kesik çığlıklar atmasına, o heyecanı hissetmiş biri olarak hak veriyorum. Birkaç sene sonra “Küçük Güney”li arkadaşın yaşadığı topraklara giderken, Qamişlo’da, Efrîn’de, Kobanî’de hemen her eve televizyonlarla konuk olan onun konserlerini izlediğimde.
“Kim?” değil, “Ne bu?” diye soruyorum “Küçük Güney”li arkadaşa; şaşkın halde, aceleci bir merakla, O’nu çoktan keşfetmiş olmanın ayrıcalığını kullanma fırsatı bulduğuna sevinmiş olarak ama bunu da çaktırmamaya çalışarak, sesine verdiği kayıtsız bir tonla cevap veriyor: “Feyruz.”
Ve ondan sonra, yüksek rakımlı mekanlarda, Irak Radyosu’nun hergün 06:30-07:00 arası “Feyruz vakti”nde küçük el radyosunu kulağa götürmek bir iptilaya dönüşüyor benim için...
* * *
Asıl ismi Nouhad Haddad. 21 Kasım 1935’te Lübnan-Cebel al Arz’da, orta halli Süryani Ortodoks bir ailenin en büyük çocuğu olarak dünyaya gelir. Babası Wadi, Mardin’den göçen bir Süryani’dir. Nouhad, utangaç, okulda çok arkadaşı olmayan bir çocuktur. Yaz aylarını köyde, çok sevdiği büyükannesinin yanında geçirmekten hoşlanır.
Kırsal köy hayatından zevk alıyordu. Akşamları mum ışığında büyükannesinin anlattığı hikayeleri dinliyor, gün içinde ise ona yardımcı oluyordu. Su almak için pınara gidip gelişlerinde şarkı söylemeyi seviyordu. Olağandışı sesi henüz 10 yaşındayken okulda dikkat çekti. 1947 yılında sesi Beyrut Konservatuvarı öğretmenlerinden biri tarafından keşfedildiğinde Lübnan siyasi bağımsızlığını kazanalı birkaç yıl olmuştu. Profesyonel müzik hayatına radyo korosunda başladı ve benzersiz sesiyle sahne adı olan “Feyruz” (Firuze) ismiyle kısa sürede Lübnan ve Suriye’de büyük ün kazandı.
Beyrut’un önde gelen iki sanatçısı olan Assi ve Mansur Rahbani ile çalışmaya başladığı dönem, Beyrut kırsal kesimden yoğun göç aldığı için, Feyruz’un köy hayatına ve onun sadeliğine duyulan özlemi dillendirdiği şarkıları varoşlarda geniş bir dinleyici kitlesi buldu.
1955’te Assi ile evlendi ve bu evlilikten dört çocukları oldu. Feyruz ve Rahbani Kardeşler, 1920’lerden itibaren Lübnan’da yapılmakta olan Uluslararası Baalbek Festivallerinde 1957’den itibaren yer almaya başladılar. Bu festivallerdeki müzikal tiyatrolarda sergilenen oyunlarla yöresel müzik ve halk oyunlarını yorumlayarak Lübnan folklorunun gelişmesine katkılarda bulundular. Bu oyunlarda Lübnan içindeki etnik ve dini farklılıklara rağmen kendine özgü bir ulusal kimlik öne çıkarılıyordu. Bu, devletin Lübnanlılık siyasetiyle de uyumluydu. Lübnan temalı şarkıların etkisi yüksek oldu. Feyruz’un yıllar içinde yer aldığı müzikaller, konserler O’nun Lübnan ve Arap Dünyası’nın en popüler şarkıcılarından biri olmasını sağladı.
Lübnanlılık siyasetine rağmen “Doğu’nun Paris’i” olarak bilinen Beyrut’ta sosyoekonomik ve dini farklılıkların hızla keskinleşmesi, şehrin Hıristiyan ve Şii ailelerin yaşadığı iki kesim görüntüsünü çizmesi, sonuçta şiddetli bir toplumsal çatışmaya dönüştü. Feyruz ve Rahbanilerin sanatlarında çizdikleri “Barış içinde yaşayan tek bir ulus” ideali ağırlıkla benimsenmesine rağmen 1975’te başlayıp 16 yıl süren iç savaşın önüne geçilemedi. İç savaş boyunca Feyruz, Beyrut’ta yaşamaya devam edip şehir için en güzel şarkıları söylemeye devam etse de Beyrut’ta konsere çıkmadı. Bu durum, bazı yorumlarda “ülkesini sesinden mahrum bırakarak cezalandırıyor” şeklinde değerlendirildi. Buna rağmen bu senelerde Arap ülkelerinin yanında İngiltere, Fransa, ABD ve Avustralya’da verdiği konserlerle Lübnan’ı kültür elçisi olarak temsil etmekten geri kalmadı.
Feyruz, duruşuyla iç savaş sırasında bölünmüş Lübnan halkının neredeyse tek ortak değeri olma özelliğini sürdürdü. Bu yüzden, iç savaş ardından ilk kez 1994’te Beyrut Şehitler Meydanı’nda sahneye çıkması, savaşın sona ermesinin asıl işareti sayıldı. Arap kamuoyunda geniş yankı bulan bu sahneye çıkışı, canlı yayın aracılığıyla Arap devletlerinde 125 milyon kişi tarafından izlenmişti. Savaş süresince yapılmayan ve ülkenin kültür hayatına önemli damga vuran Baalbek Festivali’nin tekrar yapılmasıyla, Feyruz bu etkinliklerde müzikalleriyle tekrar yer aldı ve müziği, savaş sonrası travmanın aşılmasında terapi etkisi yaptı.
Feyruz, 1979’da Rahbani Kardeşler’le profesyonel ve kişisel ilişkilerini bitirdikten sonra kariyerine müzisyen oğlu Ziad Rahbani eşliğinde devam edecektir.
Zaman zaman otantiklik ile Batı figürlerinin de sentezlendiği Feyruz müziği biçim olarak zaman içinde evrilip kendine özgü bir tarz yaratarak güncelliğini de her zaman korumayı becerdi. Eski Feyruz eserleri, dinleyen için o yüzden halen aynı müzik zevkini verir.
Lübnan ve Arap dünyasının güncel siyasi meselelerini de müziğine taşıdığı için ülkesi dışında da çok sevildi. Bu meselelerde duruş sahibi oldu ve Rahbani Kardeşler’le başta Filistin işgali olmak üzere Arap dünyasının ortak duyarlılıklarıyla ilgili pekçok şarkı yaptı. Bu yüzden ismi, eşsiz bir ses ve sanat gücü yanında, ideolojilerin ötesinde ortak bir ruha tekabül ediyor. Mısırlı efsanevi sanatçı Ümmü Gülsüm gibi o da müziğiyle Arapları birleştirmiştir. O yalnızca Beyrut’a ait değildir. Şam, Amman, Kahire, Bağdat, İskenderiye, Kuveyt vs. ile özdeşleşmiştir. Müziğindeki ulus ve vatan kavramı, Hıristiyan, Müslüman ya da Şii, Sünni değil, herkesin sahiplenebileceği bir kimlik olarak tanımlanmıştır. Bu nedenle Lübnanlılar ve Arapların gözünde Hıristiyan bir kadın şarkıcı olmanın ötesinde ortak bir sembol haline dönüşmüş durumdadır.
Feyruz, 78 yaşına basacak. Savaşların, çatışmaların halen gölgelediği Ortadoğu topraklarında müziği ise halen diri. Lübnan iç savaşı sırasında taraflardan hangisi radyoyu ele geçirse, Feyruz şarkıları yayınlıyormuş. Savaşlar bugün de sürse, onu dinleyen Arap halkları, müziğine sinmiş ortak hayalle gelecek düşleri kurmaya devam ediyorlar.
Onca yıkım karşısında, müziğin işlevi böyle de bir şey...

Burdur E Tipi Cezaevi