Dr. Erdal Sîpan, hastanın anlaşılması için sağlık emekçilerinin çalıştığı toplumun dilini bilmesi gerektiğini söyledi.
Kürtçenin hayatın her alanında kullanılması gerektiği gibi sağlıkta da kullanılmasının önemine dikkat çeken Alîkariya Destpêkê (İlk Yardım) kitabının yazarı Dr. Erdal Sîpan, sağlıkta anadilin önemini, doğru teşhis ve tedaviye sağladığı faydaları değerlendirdi. Anadilin kullanımının sağlık emekçileri ile hastalar arasında etkili bir iletişimin sağlanması açısından oldukça önemli olduğunu belirten Sîpan, ”Hastaya zamanında ve doğru teşhis konulması tedavinin başarısını olumlu etkilerken, bazen de hayat kurtarıcı olabiliyor. Bir hastanın sorunlarını, sıkıntılarını en doğru ve derinlikli anlatacağı dil şüphesiz kendini en iyi ifade edebildiği anadilidir” dedi.
Dr. Sîpan, anlaşılır olmanın günlük hayatta en çok çaba sarf edilen eylemlerden biri olduğuna işaret ederek, sağlık emekçilerinin yaşadığı toplumun dilini bilmesinin önemi üzerinde de durdu. Sîpan, şunları dile getirdi: ”Sağlık alanı başta olmak üzere özellikle en çok yardıma ihtiyaç duyulan durumlarda kendini anlatabilmek, sorunlarını ortaya koyabilmek, sorularına dönük alabilmek, çözüm ya da tedavi açısından oldukça kıymetlidir. Bundan dolayı hastanın anlaşılması için sağlık emekçilerinin çalıştığı toplumun dilini bilmesi gerekir. Konuştuğu dili anladığımı gören hastalarda daha kapıdan içeri girerken gördüğüm tedirginliğin ve utangaçlığın yerini birdenbire heyecana ve tebessüme bıraktığına birçok defa şahit olmuşumdur. Hastaların kendilerini anlatırken, soruları cevaplarken daha rahat davrandıklarını, kendinden emin ve vurgularının daha net olduklarını, tedaviye daha umutlu yaklaştıklarını gördüm. Sağlık çalışanı ile hasta arasında daha güçlü bir güven ilişkisinin geliştiğini ifade etmek isterim. Aynı zamanda bir hastayı anlamak ve söylediklerinin anlaşıldığını görmek sağlık çalışanı açısından da motive edicidir” dedi.
Kürtçesizliğe şartlanma
Dr. Sîpan, dil ve iletişime dair bir hastasıyla yaşadığı durumu ise şöyle paylaştı: ”Bir gün poliklinikte çalışırken içeriye yaşlı bir anne ve torunu olduğunu tahmin ettiğim küçük bir kız çocuğu girdi. Buna benzer hastalarla daha önce çok karşılaştığım için kızın tercümanlık yapmak için kendisiyle geldiğini ve bunu yapmak için de oldukça heyecanlı olduğunu fark ettim. Kızın anneye Kürtçe yer göstermesinden, annenin kendisini Türkçe ifade edemeyeceğini anladım. Anne doktorun Kürtçe bilmeyeceğine o kadar şartlanmış olacak ki kendisine;
-Tu bi xêr hatî dayê. Navê te bi xêr? (Hoş geldin anne, adın nedir?) diye sordum.
Küçük kıza doğru dönerek:
- Ev çi dibêje? (Ne diyor?) diye sordu.
Kız da cevapladı.
- Dibêje navê te çi ye? (Adın nedir diye soruyor)
Döndüm ikisine de Kürtçe bildiğimi, zaten soruyu Kürtçe sorduğumu, tercüme etmeye gerek olmadığını anlattım. Anne sevindi ve artık benimle daha canlı, daha vurgulu Kürtçe konuşmaya başladı. Fakat kendisini uyarmama rağmen kızın her söyleneni Türkçeye çevirme isteği hiç bitmedi. Bu davranışın altında egemen dili konuşabildiğini göstererek takdir edilme isteği de yatıyor.”