HABİBE EREN / JİNNEWS / ANKARA
SES Eşbaşkanı Gönül Erden, “Bugün siyasal iktidar nasıl artık yönetememe krizi yaşıyorsa aynı yönetememe hali sağlık alanında da çok somut görülüyor” dedi.
AKP’nin 2002’de “sağlıkta dönüşüm” olarak adlandırdığı programın sağlık alanında yarattığı tahribatların ikinci ayağı olan şehir hastaneleri sorunları giderek artırıyor. Ankara Bilkent’te 3 bin 804, Etlik’te ise 3 bin 566 yatak kapasitesine sahip devasa iki şehir hastanesi yapılacak. Yapılması planlanan hastaneler sonucu ise 12’den fazla kamu hastanesi kapanacak.
Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) Eşbaşkanı Gönül Erden, şehir hastanelerinin devlet ve sermaye işbirliğinin yansıması olarak ele alınması gerektiğini belirterek, “Diğer bir adıyla kamu kaynaklarının sermayeye peşkeş çekilmesidir” dedi. Bugüne kadar Adana, Mersin, Yozgat, Isparta ve Kayseri’de şehir hastanesinin yapıldığı bilgisini veren Gönül, “Hala projesi imzalanan, inşaatı süren ve açılması planlanan çok sayıda şehir hastanesi projesi var maalesef. Yakın zamanda Ankara’da Bilkent ve Etlik’te iki şehir hastanesinin açılması planlanıyor. 2018 yılı içerisinde Bilkent’tekinin açılması planlanıyor. Yine Eskişehir, Manisa ve Elazığ’da şehir hastanesi açacaklarını söylüyorlar. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, ‘hayalim’ diye tarif ettiği bir proje şehir hastaneleri. Bu hayali gerçekleştirme noktasında kulaklarını, sağlık emekçilerine, örgütlere ve halka bütünüyle kapatmış durumda” şeklinde konuştu.
Şehir dışına çıkarılıyor
Açılan 5 şehir hastanesinde çok fazla sorunun yansıdığını aktaran Gönül, var olan sorunları şöyle özetledi: “Şehir hastanelerinden şifa beklemek mümkün değil. Böyle de bir beklentimiz yok zaten. Aksine bu hastanelerin sağlıksızlığı daha da derinleştirdiği ortada. Bir kere, bu hastanelerin şehrin dışında olması ve yurttaşların ulaşımı noktasında ciddi bir sorun. Hele de yaşlı ve engelli hastaların ulaşımı oldukça zor. Çünkü şehrin merkezinde yer alan tüm hastaneleri kapatıp, şehrin dışında bir yerde kampüslere toplayacaklar. Yine randevu sorunu ve muayenelerdeki süre sıkıntısı devam ediyor.”
Hasta başına 5 dakika
Sağlık emekçilerine ağır çalışma koşullarının dayatıldığının altını çizen Gönül, neredeyse hasta başına muayene süresi olarak 5 dakikanın düştüğünü söyledi. Uzun poliklinik kuyrukları ve işlemlerde 14 kalemde katkı katılım payı sorunlarını hatırlatan Gönül, değişen bir şey olmadığını kaydetti. “Kâr odaklı çalışan bir proje” diyen Gönül, “Biz sağlığın herkese eşit, ücretsiz, nitelikli ve anadilinde sunulması gerektiğini savunuyoruz ama bugün sağlık ücretsiz olmaktan çıktı. ‘Paran kadar sağlık hakkı’ dönemi başladı. Şehir hastaneleri ile birlikte daha kâr odaklı düşünüldüğü için sorunları artırıyor. Bu da sağlık emekçileri için emek sömürüsünün derinleşmesi ve daha fazla çalışma demek” diye konuştu.
Taşeron çalıştırma modelinin yaygınlaştığını ve sağlık emekçilerinin azlığından kaynaklı iş yükünün çok fazla olduğunu belirten Gönül, şehir hastanelerinin çok geniş ve büyük olmasının da ayrı bir sorun teşkil ettiğini ifade etti.
Şehir hastanelerinde emekçilerin birbiriyle temasının da ortadan kaldırıldığını belirten Gönül, “Yani yoğun temponun dışında yapılan mimar, kişileri izole ediyor. Merdiven yok. Her yere asansörle gidiliyor. Bunlar devasa projeler olduğu için emekçilere yönelik sömürüyü derinleştiriyor” ifadelerini kullandı.
Sağlıkta kaos olarak sürüyor
“Var olan sistemin şu an sürdürülebilirliği yok aslında. Bugün siyasal iktidar nasıl artık yönetememe krizi yaşıyorsa sağlık alanında tam bir kaos yaşanıyor. Aynı yönetememe hali sağlık alanında da çok somut görülüyor” diye konuşan Gönül, şöyle devam etti: “Dün uygulamaya koyduklarını bugün kaldırıyorlar. Projeler ellerinde patlıyor aslında. Yani bu sistemin bu haliyle sürdürülebilirliği yok. Bugün Türkiye’de dayatılan şehir hastaneleri projeleri birçok dünya ülkesinde denenmiş daha sonra vazgeçilmiş. Düşünün 3 bin yataklı hastanelerden bahsediyoruz. Yapılan araştırmalarda da dünya örneklerine baktığımızda 900 yatağın üzerinde hastane projeleri yok. Çünkü yönetme hali mümkün değil. Biz bir kere, ‘sağlıkta dönüşüm’ projesinden toptan vazgeçilmesi gerektiğini söylüyoruz.”
Toplumu hastalandırma projeleri
Kapatılan devlet hastanelerin yeniden açılması, şehir hastanesi projelerinin ise iptal edilmesi gerektiğini belirten Gönül, “Sağlığın tamamen ücretsiz bir şekilde sunulması gerekiyor. Sağlıkta en kıymetli yer, koruyucu sağlıktır. Yani sağlığın korunması ve geliştirilmesidir. Ama bugün bu projelere baktığımızda koruyucu sağlık hizmetleri yoktur. Aksine toplumu hastalandırma, bir takım projelerle sağlık alanında talebi kışkırtmak, bunun üzerinden de daha çok kâr elde etme mantığı var. Bu projelerin iptal edilmesi ve oturulup sağlık emekçileri, örgütlerle ve vatandaşlarla tekrar konuşmaya ihtiyacımız var“ şeklinde konuştu.
Ankara’da Bilkent ve Etlik Şehir Hastanelerinin açılmasıyla kapatılması planlanan hastaneler şöyle: Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Dışkapı Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Türkiye Yüksek İhtisas Hastanesi, Ankara Onkoloji Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Dr. Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Dr. Sami Ulus Kadın Doğum Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Etlik Zübeyde Hanım Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Gazi Mustafa Kemal Hastanesi, Ulus Devlet Hastanesi, Ankara Fizik Tedavi ve Rehebilitasyon Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Ulucanlar Göz Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve Dışkapı Çocuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi.
İktidar tarımdaki sonuçtan sorumlu
Girdi maliyetlerinin (elektrik, mazot, gübre, ilaç) dünya fiyatlarının üzerinde seyretmesi, tarımsal desteklerin azaltılması ve kaldırılması, tarımsal bilinçlendirme eksikliği, üretim alanlarındaki köylü nüfusun büyük kentlere göç etmesi gibi belli başlı nedenlerin yanı sıra özelleştirmeler sonucu Türkiye, tarım ürünlerini ithal eder konuma düştü.
Ziraat Mühendisleri Odası’nın (ZMO) Ağustos ayında yayımlanan ‘2018 yılı Buğday Raporu’na göre, 2005 yılında 9 milyon hektar olan buğday ekim alanları giderek azaldı. 2009 yılında 8 milyon hektar, 2012 yılında 7,5 milyon hektar, 2018 yılında ise 7,6 milyon hektar oldu.
Yine TUİK verilerine göre; Türkiye 2016 yılında 20.6 milyon ton, 2017 yılında ise 21.5 milyon ton buğday üretti. Aynı yıllarda sırası ile 4.22 milyon ton ve 4.99 milyon ton buğday ithal etti. 2018 yılının ilk yarısında ise 2.9 milyon ton buğday ithalatı gerçekleştirildi.
Tüm Üretici Köylüler Sendikası (Tüm Köy Sen) Eğitim ve Örgütlenme Uzmanı Sedat Başkavak, tarımda kullanılan ürünlerin çoğunun ithal olması nedeniyle döviz kurundaki her artışın, yani TL’nin değer kaybetmesinin çiftçilerin üretim giderlerini arttırdığını hatırlattı. Başkavak, bunun da üretici köylünün daha yüksek fiyatla üretim yapması anlamına geldiğini ifade etti. Başkavak, “Örneğin meşhur Antep baklavası sonuç olarak undan yapılır. Un ise, buğdaydan yapılır. Buğdayı da ithal ediyoruz. Buğdayın, pirincin, mısırın, yediğimiz etin, kestiğimiz canlı hayvanın ithal olduğu bir ülkede doğal olarak her şey daha pahalı olacaktır. İthalatın durdurulması, ÖTV, mazot, gübre desteğinin gerçek anlamda sağlanması gerekiyor” diye konuştu.
Yasakların tarıma etkisi
Başkavak, Kuzey Kürdistan’daki önemli tarım alanlarında askeri amaçlarla alınan “sokağa çıkma yasakları” üzerinde de durdu. Üretim döneminde üreticinin bakım için bağına, bahçesine gitmesi gerektiğini söyleyen Başkavak, “Bunlar ancak demokratik ve barışçıl ortamda yapılabilinir. Bunlar yoksa, üretici tarlasına gidip üretim yapamıyorsa, ürünü korunamıyorsa, bu durumdan zarar görür” dedi.
MERSİN