
20. yüzyılın ikinci çeyreğinde Avrupa’da yükseliş gösteren faşist rejimler arasında Nazi Almanya’sının yeri farklıdır. İtalya’da Mussolini veya İspanya’da Franco ile özdeşleşen faşist diktatörlüklerden farklı olarak Hitler faşizmi, sağcılık yanı sıra esasen derin bir ırkçılık ideolojisine ve antisemitizme dayanıyordu. Irkçılık ideolojisi temelinde geliştirilen Nazi faşizmi, bu nedenle bir soykırımcı rejim olarak inşa edilmiştir. Ve sonuç olarak, büyük çoğunluğu Yahudi 6 milyondan fazla insan katledilmiştir.
Almanya’daki faşist diktatörlüğün soykırımcı rejim düzeyine ulaşması tarihin bir tesadüfü müdür? Hitler’in partisi NSDAP’nin 1933’te iktidara gelmesi, sadece kişi ve olaylarla izah edilebilecek bir durum mudur? Peki ya zihniyetin oynadığı rol? Ya da Alman ulus-devletleşme biçimi ve bağlantılı olarak farklı halk ve toplumlardan üstün olma inancına dayanan milliyetçiliğin oynadığı rol?
1930’lu ve 1940’lı yıllar Almanya’sında Hitler faşizmini mümkün kılan, dönemin dünya sistemi, kıta Avrupa’sındaki siyasal gelişmeler, ekonomik koşullar vb. yanı sıra Alman toplumundaki hakim zihniyetti. Soykırımda Yahudilerden sonra en çok da sosyalistlerin hedef alınıp katledilmesi ya da imha kamplarına kapatılması bundandı. Peki İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya’da, faşizmi mümkün kılan, onaylayan, destekleyen bu zihniyete ne kadar dokunuldu? Ne kadar çözümlenip aşıldı?
Bu yapılmadan, ‘Bir daha asla faşizm’ demenin slogan ötesinde pek bir anlamı yoktur. Zira faşist zihniyet Hitler’den sonra da Almanya’da sürekliliğinden bir şey kaybetmemiştir. Böyle olmasaydı, faşist katillerden ziyade antifaşistleri, solu ve kurtuluş hareketleri devletin bir numaralı düşmanı olarak gören bir kişi, kısa bir süre öncesine kadar Alman iç istihbarat örgütünün başında olmazdı. Ya da devlet kurumlarının ne denli faşist örgütlenmeye bulaştığını ortaya koyan NSU dava dosyaları için 120 yıllık gizlilik kararı alınmazdı. Örnekler çoğaltılabilir. Ama buna gerek yoktur.
Sonuç olarak Almanya’da, faşizme yol açan ve faşizmi besleyen zihniyet açık bir sorgulamaya tabi tutulmadığı müddetçe – günümüzde özellikle de Ortadoğulu – göçmenleri hedef alan saldırılar ve dolayısıyla ölümler çoğalmaya devam edecektir. Bu konuda kimse kendini kandırmamalı.
Bununla birlikte yaşadığımız çağın temel özelliklerinden biri, faşizmin kendini yeniden örgütlemesidir. Yani, esasen 20. yüzyılın ikinci çeyreğinde ulus-devletlere dayalı olarak inşa edilen dünya sisteminin sürdürülemezliği kendini giderek daha fazla yansıtmaktadır. Üçüncü Dünya Savaşı bu bağlamda aynı zamanda dünya sisteminin kendini yeniden inşa etme sürecidir. Nasıl ki 1930’lu yıllar Avrupa’sında faşist rejimler üzerinden bir küresel sistem inşasına gidildiyse, bugünde de faşist-sağcı-popülist-kadın düşmanı rejimlerin yükseldiğine ve temsil ettikleri ‘değerlerin’ kabul gördüğüne şahit oluyoruz.
Oysa İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra özellikle de liberalizm ideolojisi üzerinden yayılan bir propaganda da, faşizmin tarihin tozlu raflarında kaldığı, 20. yüzyılın ilk yarısına ait bir olgu olduğu ve yeniden yükselmesinin mümkün olmadığı safsatası idi. Antifaşist mücadeleyi boşa çıkarmanın, marjinalleştirmenin, hatta kriminalize etmenin en etkili yolu bu ideolojik propaganda idi.
O nedenle yaşadığımız çağda faşizmin sadece Almanya’da veya Türkiye’de değil, dünyanın birçok yerinde nasıl örgütlendiğini ve yapılandığını iyi görüp, buna karşı ideolojik, politik ve toplumsal mücadeleyi yükseltmek her zamankinden daha elzemdir. 21. yüzyıl koşullarına uyarlanmış, inceltilmiş ideolojik saldırıları boşa çıkarabilecek ve toplumsal bilinci büyütebilecek bir antifaşist mücadele cephesine ihtiyacımız var. Bunu, bizler geliştirmeliyiz. Devletten koruma beklemek realiteyi görememektir. Sorun zaten devlettedir. Eğer ırkçı saldırılara karşı tutum alınacaksa, antifaşizmi büyütmek şeklinde olmalıdır. O olmadan ‘bir daha asla’ demenin anlamı yoktur.
* Hanau katliamında oğlu Ferhat’ı kaybeden gazetemiz emekçilerinden, arkadaşımız Serpil Temiz’e ve ailesine sabır ve başsağlığı diliyorum.