Ressam ve grafiker Neslihan Sever’in 9 Ocak’ta başlayan “Sakine Cansız’ın portresi” konulu sergisi, 31 Ocak tarihine kadar İngiltere’nin başkenti Londra’daki Halkevi’nde sergilenmeye devam ediyor. Londra’da yaşayan Kürt, Türk, İngiliz ve diğer yabancılardan oluşan katılımcıların büyük ilgi gösterdiği sergi hergün 10.00 ile 18.00 saatleri arasında Kürt ve Türk Toplum merkezi olan Halkevi’nde gezilebilinir.

Cansız’ın 1987 yılında Amed cezaevindeyken “gelirsen görüşe bir daha, bir avuç toprak getir; yıkanayım, uzanayım, yeşereyim avuçlarında…’ sözlerinden feyz alarak düzenlendiği “Sakine Cansız’ın Portresi” başlıklı sergisini Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’in anısına gerçekleştiriyor. Sergi  sanatçı Sever’in 20’ye yakın yağlıboya ve karışık teknikte yaptığı çalışmalarından oluşuyor.
Sanatçı çalışmalarında Kürt ve farklı etnik gruplardaki kadın kimliklerini kadın portrelerine taşıyarak, yaptığı çalışmalarında Paris’teki vahşi katliamla kadına ve kadın özgürlüğüne yapılan saldırıyı, radikal bir üslupla ve sanat diliyle eleştirerek gündeme taşıyor. Sanatçı Sever ile “Sakine Cansız’ın Portresi” başlıklı sergisine ilişkin ve çalışmaları üzerine söyleşi gerçekleştirdik.

Resimle ve grafik tasarımı ile ilgilenip bu alanda eserler vermeye ne zaman ve nasıl başladınız?

Akademik düzeyde resim yapmaya 1996 yıllında Kocaeli Üniversitesi’ne gittiğim yıllarda Kocaeli’de bulunan Fikret Mualla Resim Atölyesi’nde başladım. Buraya iki yıl devam ettikten sonra İstanbul’da “Don Kişot Resim Atölyesi”nde sanat çalışmalarıma devam ettim. Burada yaptığım çalışmalar beni ikinci bir üniversite okumaya taşıdı. 1999-2000’de ikinci kez  üniversiteye gittiğim Anadolu Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Grafik Tasarım bölümüne geçerek sanat yaşamıma Grafik Sanatçısı ve tasarımcısı olmak üzere yön vererek devam ettim. Okulda aldığım tasarım ve sanat eğitimi daha önceki üniversiteden aldığım bilgilerle birleşince reklam sektörüne taşıdı beni. Üniversiteyi bitirdikten sonra çeşitli reklam ajanslarında ve yayınevlerinde “art director ” olarak çalıştım, bu süre içerisinde piyasa işlerinin yanında sanatla olan bağımı koparmadan üretmeye devam ettim ve ürettiğim işlerle çeşitli sergilere katılarak sanat yaşamıma devam ettim.

Bir çok sanatçı piyasa işlerine girmekten ötürü şikayetçi. Siz kendi deneyimleriniz üzerinden biraz açıklar mısınız bu durumu?

Piyasaya giren her sanatçı sanattan uzaklaşmak ve piyasanın belirlediği ölçülere göre davranmak zorunda bırakılıyor, bu yüzden pek çok insan aldığı eğitimle sınırlı kalıyor ve kendini sanat ve tasarım alanında çok fazla ilerletemiyor, piyasaya göre düşünüp, şekilleniyor. Bu da bir süre sonra sizi körelterek dar bakmanıza neden olur. Ben bunun dışına çıkmak istedim, daha doğrusu kendimden dolayı çıktım diyebilirim, başka türlü mutsuz oluyordum, üretmekle para kazanmak için tasarım yapmak zorunda olmak birbiriyle yanyana duramayan iki düşman gibi yaşıyordu içimde. Bu çelişkiyle yaşamanın en yoğunlaştığı dönemde de radikal bir karar alarak piyasadan çekildim, sanat alanında kendimi besleyip üretmek bana daha anlamlı bir çaba olacakmış gibi geliyordu ve öyle de oldu.

İstanbul’u bırakıp Londra’ya gelme kararınızın sebepleri nedir ?

Londra farklı kültürlerin bir arada yaşadığı, neredeyse dünyanın hemen hemen küçük bir minyatürü vasfını taşıyan zenginlikte bir şehir.  Ayrıca kendimi İngiltere’yle de sınırlamadım, İngiltere beni başka ülkelere, o ülkelerin kültürlerine ve sanatlarına taşıdı, başka ülkeler gezerek o ülkelerin kültürlerini tanıyıp, sanatla olan ilgilerini ve ilişkilerini görerek, okuyarak ve izleyerek de yine kendimi geliştirmeye devam ettim ve ediyorum, bütün bu birikimler de beni bu türden sergilere taşıdı ve taşıyor..

Daha önce de ‘Art for Öcalan’ (Öcalan için Sanat) kampanyası için çalışmalar içerisine girmiştiniz. Biraz bundan bahseder misiniz?

Bu çalışma benim için önemli bir çalışmaydı. Uzun süre bu portreyi en iyi nasıl anlatabilirim diye düşündüm ve araştırma yaptım. Söz konusu olan aslında benim ne gördüğümden çok Sayın Öcalan’ın ne anlattığı, ne olduğu ve neyi temsil ettiğiydi. Sistem tarafından yaratılmış bir “Öcalan” portresi vardı. Sistemin yarattığı bu dille asıl “Öcalan” arasındaki farkı kendi dilimde anlatarak daha doğru bir görsel dil yaratıp, insanların algısını değiştirmeyi hedefledim. Türkiye’de yakıştırılan ‘Terörist başı, bebek katili’ vb. gibi yaratılmış asılsız ve çirkin, Öcalan’ı karalamak için yaratılmış bir profilin gerçeğini yaparak sistemin diline bir eleştiri de yaptım aynı zamanda. Çalışmam “Art for Öcalan” kampanyası dahilinde yer almaya başladı. Hala bu kapsamda farklı ülkelerde, farklı etnik kimliklerden katılım yapan sanatçıların da içinde yer alacağı sergide yer alacak.

Sakine Cansız’ın Portresi sergisinin önemi ve beklentileriniz nedir?

Sanat en etkili dildir. Sanatçı, toplumsal gerçekleri sanatın konusu yaptığı oranda anlamlı ve etkili olur bence.  Sanatçının görevi de bu dili doğru amaçlar için kullanmaktır. İçinde doğduğumuz koşullar, o koşulların gerçeklikleri, taşıdığı değerler bizi biçimlendirir ve ortak bir kültürün, büyük bir ailenin parçası yapar. Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez Kürt oldukları için, kadın oldukları için, savaşa ve zulme karşı oldukları ve bunun için mücadele ettikleri için, efsaneleşmiş bir mücadelenin sorumluluğunu büyük bir onur ve özveriyle taşıdıkları için bütün dünyanın gözünün önünde tam da erkeğin dilini temsil eden bir dille, alçakça katledildiler. Sanatçı olarak bu katliama dikkat çekmek ve bu alçakça saldırıyı unutturmamak adına toplumda bir duyarlılık yaratmak istedim. “Sakine Cansız’ın Portresi” adını taşıyan sergim aslında Sakine Cansız’ın temsil ettiği kadını anlatıyor; sistemin karşısında dimdik duran, erkeğin dilini, ezberini bozan, asi bir mücadelenin dilini ve bu mücadelenin yarattığı zaferin zarafetini temsil eden kadını...


Kadınlar üzerine sanatsal çalışmaların önemi üzerine neler söylemek istersiniz?
 Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’in yarattığı zincirin bir halkası olarak, bu geleneğin sürekliliğini dile getirip, kadın olmanın bilincini sanat diliyle dışa vurarak daha anlamlı kılmak istedim. Yani çalışmalarımdaki portrelerde onların da bir parçası oldukları ‘kök’ kavramına göndermeler yaparak, büyük bir zincirin halkası olduğumuzu hatırlatarak bu konuda bir farkındalık yaratmak istedim. Üç Kürt devrimci kadının fiziksel olarak aramızda olmasalar da yarattıkları değerler ve temsil ettikleriyle Dünya Kadın Hareketi’nin de bir parçası olarak her zaman, her yerde anılarak aramızda olmaya devam edeceklerini her fırsatta vurgulamak çok önemli. Bu türden sanat eylemlerini her sanatçının büyük bir duyarlılık ve sorumlulukla hemen her yerde yapması gerektiğini savunuyorum, özellikle de kadın sanatçıların bu konuda daha duyarlı olmalarını istiyorum. Çünkü şu çok iyi anlaşılmalıdır ki bu katliam bütün kadınlara yönelik yapılmış bir katliamdır, burada saldırılan, öldürülmek ve  yok edilmek istenen kadının varoluşudur, mücadelesi ve kimliğidir.

‘Sakine Cansız’ın Portesi’ tarzında ve dilinde başka sergiler yapmayı düşünüyor musunuz?

Sanatla olan ilişkimi toplumla olan ilişkimden ayrı tutmuyorum, sanatın misyonunun farkında olan biri olarak bu türden sergilerin, sanat eylemlerinin yaşama ve topluma karşı duyarlılığımız ve duyduğumuz sorumluluk ölçüsünde geliştiğini düşünüyorum. Bireysel sanatın tam da sistemin yarattığı ölçülere hizmet ettiğine inanan biriyim, toplumsallaşmadığı müddetçe, sanat pazarına hizmet eden alınır satılır bir metaya dönüştüğü müddetçe sanatçıdan ve toplumdan kopan ve yabancılaşan bir değere dönüşüyor ve bireysel bir çabanın ürünü olarak alınır satılır bir nesne oluyor hayatımızda sanat. Oysa sanatın daha büyük ve anlamlı sorumlulukları, görevleri var; değiştirmek, dönüştürmek gibi.. “Sakine Cansız’ın Portresi” adlı sergim tam da bu duyarlılık üzerine gerçekleştirdiğim bir sergi. Kadın temalı ve yine konularını toplumsal olaylardan alan konularla bu türden çalışmalar yapmaya, sanat eylemleri gerçekleştirmeye devam edeceğim.


ÖZLEM GALİP/LONDRA