İlk önce Bülent Arınç “Kürtler inkar edilemez, haklarını vereceğiz” dedi; ardından Beşir Atalay, bir demokratikleşme paketi üzerinde çalıştıklarını açıkladı. Aynı gün bir psikopat gibi konuşan İçişleri Bakanı, Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmek için operasyonları sürdüreceklerini söyledi. Kendinden önceki tüm İçişleri Bakanları gibi amaçlarının PKK’yi teslim almak olduğunu ifade etti.
Bülent Arınç ve Beşir Atalay’ın neden bu açıklamaları yaptığını iyi anlamak, bu konuşmaların nasıl bir süreçte yapıldığını görmek gerekiyor.
Bu konuşmalar dünyanın hiçbir ülkesinde hiçbir dönemde görülmemiş düzeyde siyasetçi, hukukçu ve gazetecilerin tutuklandığı bir zamanda yapılmıştır. Bu tutuklamalar nedeniyle AKP Hükümeti dış ve iç kamuoyunda ciddi bir biçimde eleştiriliyordu. Bir süredir askeri vesayet yerine sivil vesayetin hakim olduğu belirtiliyordu. AKP’nin asker gibi yargı dahil her alanı kendi vesayeti altına alıp yeni bir otoriter rejim haline geldiği söyleniyordu. Bu durum şimdiye kadar demokrasi ve özgürlükten yana olduğunu söyleyerek iktidar olan AKP’nin dayandığı moral değerleri ortadan kaldırıyordu. Bu durumun AKP iktidarını tehdit edecek bir gelişme olduğu görüldü ve AKP’yi telaşlandırdı. Bu nedenle imajını koruyacak bir şeyler yapma ihtiyacı duyuldu. Bülent Arınç ve Beşir Atalay’ın konuşmalarının arka planında işte bunlar var.
AKP sürekli “Kürt sorununda bir şeyler yapacağız, demokratik açılımla Kürt sorununu çözeceğiz” diyerek demokrasi yanlılarında beklenti yaratıyor, böylece kendini farklı gösterip iktidarda kalıyordu. Kürt sorununda bir çözüm politikası değil de tasfiye politikasının olduğu anlaşılınca AKP algısı da değişmeye başladı. İşte Bülent Arınç ve Beşir Atalay’ın konuşmaları AKP’nin hala bir şeyler yapacağı algısını ayakta tutmaya yöneliktir. Bu yönüyle bu söylemleri bir psikolojik savaş harekatı olarak görmek gerekir.
Bu konuşmalarla AKP’nin faşist karakteri ve Kürt halkı üzerinde yürüttüğü faşist baskı örtülmeye çalışılıyor. Siyasetçilerin, hukukçuların, gazetecilerin ve Kürt sorununa duyarlı olan herkesin tutuklanması ve baskı görmesi normalleştirilmek ve sıradanlaştırılmak isteniyor. Bu faşist saldırılar kabul edilir hale getirilmek isteniyor. AKP faşizmine yönelik tepkiler azaltılmaya çalışılıyor. En önemlisi de bu psikolojik savaş söylemleriyle ortam yumuşatılarak Kürt halkının direnişi önlenmeye çalışılıyor.
AKP Hükümeti TC tarihinin en yoğun psikolojik savaşını, psikolojik harekatlarını yürüten bir iktidardır. Belki de başarısının altında yatan esas gerçek budur. Kendisini olduğundan farklı gösterip çeşitli kesimlerin desteğini alıyor. Kuşkusuz tüm iktidarlar, devletler kendilerini topluma farklı göstermeye çalışırlar, baskıcı ve sömürücü yüzlerini gizlerler. Ama AKP’nin bu gizleme işini önceki iktidarlardan iyi yaptığı açıktır. Kürt halkının Özgürlük Mücadelesini bastırıp özgürlük ve demokrasi taleplerini karşılamama gibi bir politikayı Kürt açılımı ve demokratik açılım olarak yutturması bunun kanıtıdır. AKP Hükümeti bir zamanlar eleştiriler yükseltildikçe Türk Ceza Kanununun meşhur 141 ve 142. maddelerini kaldırma tartışmalarını yaptıran hükümetlere benziyor. Bu tartışmalar Mısır seferine giderken yemleri unutulan atların huysuzluklarını gidermek için çalınan yem borusuna benzetilebilir.
Anlatıldığına göre Mısır seferine gidilirken gemilere bindirilen atların yemleri unutulmuş. Geri dönme de seferi aksatacağından, aç kaldıklarında atların huysuzlaşmamaları için bir çare bulunmuş. Yem verilmeden önce yem borusu çalınır ve sonra da yemler atların önüne konulurmuş. Boru sesini duyan atlar yemin geleceğini hissettiklerinden sakinleşir, yemleri beklerlermiş. Bu nedenle “Geri dönmeye gerek yok, atlar her huysuzlaştığında yem borusu çalarız, atlar sakinleşir, böylece Mısır’a ulaşır ve orada yemlerini veririz” demişler. Atlar her huysuzlandığında yem borusu çalmışlar ve atları sakinleştirmişler. Atlar her huysulaştığında böyle yaparak Mısır’a ulaşmışlar.
Önceki on yıllarda Türkiye’de toplumsal muhalefet gelişip 141 ve 142’ye tepkiler yükselince, 141 ve 142 tartışmaları başlatılıp toplumsal muhalefet sakinleştirilirmiş. Bir süre geçip toplumsal muhalefet sesini yükseltince yine 141 ve 142’nin kaldırılacağı tartışmaları yeniden başlatılmış. Böylece onlarca yıl 141 ve 142’nin kaldırılmasının önüne geçilmiş. Bir dostum 141 ve 142 tartışmaları olduğunda bana bu öyküyü anlatmıştı.
Bülent Arınç ve Beşir Atalay’ın “Kürtlerin haklarını vereceğiz, bir demokratikleşme paketi üzerinde duruyoruz” dediklerinde, Mısır seferine çıkan Osmanlıların huysuzlaşan atları sakinleştirmek için çaldıkları yem borusu aklıma geldi.
Başbakan’ın “Kürt sorunu kalmamıştır”, İçişleri Bakanının “arıyorum arıyorum, böyle bir sorun göremiyorum” dediği bir ortamda bu söylemlerin bir ciddiyeti yoktur. Açıkça Kürt Özgürlük Hareketi’nin maskesini düşürdüğü AKP, yüzüne yeniden maske takmaya çalışıyor.
“Kürtlere haklarını veririz” dedikleri şey, düşündükleri ama Kürt halkının kabul etmediği bireysel haklar aldatmacasıdır. Kürt halkı farklı bir etnik ve ulusal topluluk olarak kabul edilip toplumsal hakları tanınmadığı müddetçe Kürtlerin hakları tanınmış olmaz. Bu hakların başında da Kürtlerin özyönetiminin ve Demokratik Özerklik’in kabul edilmesi gelir. Başbakan bunu kabul etmeyeceklerini açıkça söyledi. Bunun kabul edilmediği yerde Kürtlere hangi hakları vermekten söz edilebilir? Bu nedenle Bülent Arınç hem yapılan baskıların üstünü örtmek istemiş hem de Kürtlerin toplumsal haklarının üstünü örten bir demagojik söylemde bulunmuştur.
AKP zaten yıllardır Kürtleri, demokratları ve Kürt Özgürlük Hareketi’ni oyalayarak bireysel haklar dediği bazı şeyleri gündeme getirip bunu Kürt sorununun çözümü gibi dayatmak istemektedir. Şimdi Kürt var ama toplumsal hakları yoktur, Kürt var ama toplum olarak muhatap alınamaz. Bunun adı siyasal egemenlik ve kültürel soykırım politikasını yeni koşullarda sürdürmektir. Bu aynı zamanda inkarcılığın yeni biçimidir.
Beşir Atalay ise “Şiddet içermeyen düşünce serbest olacak” diyor. Bu söylemin kendisi başlı başına sorunludur. Şimdi de düşünceleri ve örgütlenmeleri şiddet içermediği halde, gazeteciler ve siyasetçiler ‘terör örgütü’yle ilişkilendirilip zindanlara atılmaktadır. Dolayısıyla Beşir Atalay’ın söylediklerinde hiçbir yenilik yoktur. PKK ve KCK’ye kendileri gibi bakmayanlar bundan sonra da zindanı boylayacaklardır. Şiddete izin yok derken, bugün olduğu gibi yarın da keyfi biçimde PKK ve KCK ile ilişkili görülen düşünce ve örgütlenmeler suç sayılacaktır. Dolayısıyla Beşir Atalay’ın demokratikleşme paketi söylemi yeni bir psikolojik savaş harekatıdır. Demokratik açılımdan nasıl ki demokratikleşme değil baskı dışında bir şey çıkmadıysa, bu demokratikleşme paketinden de farklı bir şey çıkmayacaktır.
Sözü edilen paketle Kürt Özgürlük Hareketi’ne yakınlık duymayan çevrelere yönelik belki bir serbestlik genişlemesi olabilir. Ama Kürt Özgürlük Hareketi’ne yakınlık duyduğu düşünülen örgütlenme ve düşüncelere yönelik bir değişiklik olmayacak, yani Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmek için Kürt toplumu üzerindeki baskı sürdürülecektir. Anlaşılıyor ki, bazı değişikliklerle Kürt Özgürlük Hareketi’nin yalnızlaştırılması düşünülüyor. Kürt Özgürlük Hareketi ve dostları dışındaki çevreleri artık eskisi gibi rahatsız etmeyecekler. Bu bir demokratikleşme paketi değil, Kürt Özgürlük Hareketi’ni kuşatmaya ve yalnızlaştırmaya yönelik psikolojik harekattır. Böylece Kürt halkının demokratik kurumlarına yönelen saldırılar karşı gelişen tepkileri azaltmaya çalışacaklar.
Diğer bir husus ise tutukluluk süresinin kısaltılmasıdır. Bu konuda da yapılmak istenen haksız tutuklamalara yol açan zihniyeti, yasaları ve uygulamaları değiştirmek değildir. Hatta şimdiye kadar yapılan tutuklamaların haklı olduğu yaklaşımı sürdürülecektir. Tutuklu kalma sürelerinin kısaltılmasıyla ilgili yasa değişikliğiyle tutuklamalar meşru kılınacaktır. Bir yönü buyken, diğer yönü de kendilerini zorlayan milletvekillerinin içeride tutulmalarına son vereceklerdir. Zaten en az bir yıl zindanlarda tutulmuş olarak burunları sürtülmüştür. Yine bir kısım Ergenekon tutukluları serbest bırakılacaktır. Hiçbir hukuki gerekçe yokken tutuklanan BDP’liler bir süre daha zindanlarda tutulacaktır. Zaten bu tutuklamaları da ortada bir suç olduğu için değil, Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı yürütülen savaşta demokratik siyasal alanı zayıflatmak için yapmışlardı.
Beşir Atalay bu sözleriyle toplumda yükselen “Anayasa sürecinde bir yol temizliği yapılmalı” yönündeki talepleri de boşa çıkarmış ve bu talepleri kendilerini rahatlatacak bir derekeye düşürmüştür. Zaten AKP’nin her demokratikleşme söyleminin toplumun demokratikleşme ve özgürlük taleplerini yozlaştırıp kendi otoriter sistemini sürdürmesine zarar vermeyen bir hale getirerek toplumu aldatmaya yönelik olduğu netleşmiştir.