• Saksonya-Anhalt’ta sanayisizleşme, işsizlik, göç ve kamu hizmetlerinin gerilemesiyle şekillenen son 35 yıl, derin bir terk edilmişlik duygusu yarattı. AfD, bu birikmiş öfkeyi siyasete taşıyor.  

 

Almanya’nın Saksonya-Anhalt, Berlin ve Mecklenburg-Vorpommern eyaletleri Eylül ayında sandık başına gidecek. Saksonya-Anhalt'ta aşırı sağcı AfD’nin seçim zaferine hazırlanması özellikle göçmenleri, işçileri, yoksulları ve sol kesimi tedirgin ediyor. Cambridge Üniversitesi'nden Yrd. Doç. Marcus Böick, “Yaşadığım eyalet, Alman aşırı sağına bir atılım fırsatı sunmak üzere. Bu, on yıllardır gelişmekte olan bir felaket” sözleriyle eyaletteki durumu tanımlıyor.

Marcus Böick’un The Guardian’da yayımlanan yazısı şöyle: “2004 yazında halkımı anlamayı bıraktım. Harz Dağları’nın kuzey ucunda yer alan doğduğum kasaba Aschersleben’de, bunaltıcı sıcaklığın hakim olduğu bir pazar meydanında duruyordum. Öfkeli kalabalık bir grup, Şansölye Gerhard Schröder liderliğindeki Sosyal Demokrat-Yeşiller koalisyon hükümeti tarafından getirilen sosyal yardım reformlarını protesto etmek için bir sahnenin önünde toplanmıştı. ‘Biz halkız!’ diye slogan atıyorlardı.

Yakındaki bir ortaokula gitmiş, yerel hastanede gönüllü olarak çalışmış ve yerel gazetede staj yapmıştım. Burayı iyi tanıyordum. Yine de kendimi şaşkın hissettim. Neredeyse cennet gibi bir pazar meydanında duran bu insanlar tam olarak ne istiyorlardı? İşler onlar için makul ölçüde iyi gitmiyor muydu? Batı’ya karşı bu yakıcı kin nereden geliyordu? Doğu-Batı ayrımı şimdiye kadar ortadan kalkmış olması gerekmiyor muydu?

81 yıl sonra

Parlamento’ya yalnızca üç ya da dört parti girerse, Almanya’da ilk kez tamamen AfD’nin liderliğinde bir eyalet hükümetinin kurulmasının önü açılacak. Geleneksel partiler, aşırı sağla işbirliğine karşı sıkça bahsedilen siyasi ‘güvenlik duvarı’nın öbür tarafında kendilerini çaresiz bir durumda bulacaklar. Dahası 1945’ten bu yana ilk kez, açıkça aşırıcı kanatları barındıran bir parti, bir Alman eyaletinde iktidarını elinde tutacak.

AfD, emniyet, yargı, eğitim ve kültür alanlarında önemli yetkileri kullanacak. Bu alanları temelden ‘yeniden millileştirmeyi’ amaçlayacak. Benim ve sanırım vatanlarını terk etmiş birçok Doğu Almanyalı için bu gelişmelerin ortaya çıkışı sürpriz olmadı. Son 10 yıl boyunca memleketime yaptığım ziyaretler sırasında, temel bir şeyin değişmekte olduğu açıkça hissediliyordu.

2024 yılının başlarında eski bir okul arkadaşımızın doğum gününü kutlarken, uzun süredir arkadaş olan bir grup, soğuk bir Ocak hafta sonunu birlikte geçirmek üzere Hettstedt’te gitti. Ancak biz neşeyle eski günleri yad ederken, her zaman neşeli ve tartışmaya hevesli olarak hatırladığım arkadaşımın ailesi, neredeyse hiç konuşmadan öylece oturuyordu. Şaşkına dönmüştüm. Ancak daha sonra, arkadaşımın annesinin herhangi bir siyasi tartışmayı yasakladığını öğrendim. O, uzaklardan gelen misafirlerin, bir zamanlar tabu sayılan görüşlerin artık ne kadar açıkça dile getirildiğini görünce derinden rahatsız olacağından korkuyordu.

Her zaman kimlik sorunu yaşadı

Saksonya-Anhalt, her zaman kimlik sorunu yaşayan bir eyalet oldu. Olağanüstü bir kültürel mirasa sahip olmasına rağmen net bir şekilde tanımlanmış bir bölgesel karakterden yoksundur. 1947’de Prusya’nın dağılmasının ardından farklı toprakların bir araya getirilmesiyle oluşturulan eyalet, sosyalist Alman Demokratik Cumhuriyeti döneminde kaldırılmış, 1990’daki yeniden birleşme ardından ise yeniden kurulmuştu.

Ağır bir çöküş yaşadı

O dönemde yaklaşık 3 milyon nüfusa sahip olan Saksonya-Anhalt, yeni döneme muazzam bir iyimserlikle girdi ancak 1991’in ilkbaharında çöküş yaşadı. Doğu Almanya’nın devlet işletmeleri, piyasa ekonomisinde rekabet edebilmeleri amacıyla Treuhand ajansı tarafından hızla özelleştirildi. Ancak on yıllarca süren merkezi planlama ve kronik kıtlıkların ardından, sosyalist sanayi kompleksleri ekonomik ve parasal birliğin yarattığı devasa şoku atlatacak durumda değildi. Şansölye Helmut Kohl’un vaat ettiği ‘gelişen manzaralar’ yerine, tüm bölge eşi benzeri görülmemiş bir düşüş sarmalına girdi.

Saksonya-Anhalt’ın güneyindeki metal işleme ve kimya endüstrileri özellikle ağır bir darbe aldı. 1991’in ilkbaharında yüz binlerce kişi işini kaybetti. On yılın geri kalanında, büyük şehirlerin dışındaki birçok bölgede sanayinin gerilemesi, kitlesel işsizlik ve büyük ölçekli göç yaşandı.

Siyasi partiler görünmez hale geldi

Gençler, özellikle de eğitim düzeyi yüksek kadınlar, bölgeyi terk etmeye başladı. 2000’li yılların başında mezun olan benim neslim için, buradan ayrılmak tek geçerli yol gibi görünüyordu. Aynı zamanda eyalet, küçülen kırsal bölgelerden giderek çekildi; okulları ve hastaneleri kapattı, mahkemeleri ve karakolları başka yerlere taşıdı. Doğu Almanya’da Batı Almanya’ya kıyasla her zaman çok daha zayıf kökleri olan demokratik siyasi partiler bile giderek görünmez hale geldi.

Son 35 yıl içinde bu muazzam dönüşümlerin yankıları yeniden daha da güçlendi. Ortalama olarak, Doğu Almanlar Batı’daki muadillerine kıyasla daha yoksul. ‘İkinci sınıf vatandaş’ olma hissi, Almanya’nın birleşmesinden çok sonra doğan nesillere uzanacak kadar derinleşti.

Bu duyguları anlayabiliyorum ve AfD’nin bu yaygın terk edilmişlik hissini nasıl kanalize ettiğini de anlayabiliyorum. Öfke artık kasaba meydanında çaresizce birikmiyor; bunun yerine dijital alanda yeni bir enerji ve çok daha geniş bir erişim alanı buldu.

Vaatleri çözüm değil

Anlayamadığım şey, birlikte büyüdüğüm insanların AfD’nin vaatlerinin ne kadar boş olduğunu görememeleri. Bu partinin öne sürdüğü sloganlar çözüm değildir. Savunduğu önlemlerin çoğu, zaten iç karartıcı olan durumu daha da kötüleştirecektir. Ana akım bir parti aynı anda büyük çaplı bir ‘geri göç’ çağrısı yaparken, işletmeler ya da hastaneler acil olarak ihtiyaç duydukları vasıflı işçileri nasıl işe alabilirler? Birisi bir yandan Nazi Reich’ına ya da Doğu Almanya’ya hayranlığını dile getirirken, diğer yandan geleceğe dair nasıl olumlu bir vizyon geliştirebilir? Bismarck’ın söylediği gibi, ‘bu durum ölüm korkusundan kaynaklanan bir intihar gibi’ görünüyor. Saksonya-Anhalt’ta görevimiz, bazen çok farklı görüş ve değerlere sahip insanlara, ortak bir geleceğe doğru uzanan ortak bir yolda kendilerinin de dahil edildiğine dair gerçek bir his vermek olmalı.” HABER MERKEZİ