- 2011’de Tunus sokaklarını dolduran devrimci bir talep olan onur kavramı, akademisyen Nadia Marzouki’nin de belirttiği gibi, iktidardaki elitler tarafından devlet egemenliği ve saflığının korunması anlamına gelecek şekilde yeniden tanımlandı.
- Devlet, göçmen kadınların üremesini de kontrol etmeye çalışıyor. Tunus yasalarında sağlık hizmetlerine evrensel erişim hakkı bulunmasına rağmen hamile göçmenlerin sağlık hizmetlerine ulaşması zorlaştırılıyor. Bu engeller arasında sağlık çalışanlarının ırkçı davranışları, dil sorunları ve sınır dışı edilme korkusu yer alıyor.
- Bireysel onur ile ulusal egemenlik arasındaki kavramsal geçiş, Tunus’un demokratikleşme projesini ırksal milliyetçiliğe sürüklemiş olsa da, Nadia Marzouki’nin ifadesiyle bu aynı geçiş “demokratik yeniden doğuş için kalıcı bir kaynak” da olabilir.
SHREYA PARİKH* - Çeviri: Yeni Özgür Politika
Tunus’ta düşen doğum oranları etrafındaki panik söyleminin arkasında, ırksal saflık adına üremenin kendisinin denetim altına alınması talebi yatıyor.
Tunus’ta nisan ayı boyunca yayımlanan çok sayıda haber, “evliliklerde düşüş” ve “boşanmalarda artış” yaşandığını duyurdu. Bu haberlerin bir bölümü, evlilik kurumunun kriz içinde olduğunu öne sürerek alarmcı bir dil kullandı. Tunuslu kadınların aile kurmaya değil kariyerlerine fazla odaklandığı, doğumların azaldığı ve kürtajların arttığı iddia edildi. Düşen doğurganlık oranlarının, yaşlanan Tunus nüfusunu artık yenileyemeyebileceği uyarıları yapıldı. Bu “krizler” o tarihten bu yana yoğun siyasi tartışmaların konusu haline geldi.
Aile, Kadın, Çocuk ve Yaşlılardan Sorumlu Bakan Asma Jabri, devletin Tunusluların “evlilik hayatına hazırlanmalarına” yardımcı olacak stratejik bir planı acilen uygulaması gerektiğini söyledi. Ona göre eşler arasındaki “olumlu iletişimin” geliştirilmesi, hem evlilik kurumunu korumak hem de doğurganlık oranlarını yeniden yükseltmek için yeterliydi.
Jabri’nin açıklamalarında artan yaşam maliyetleri, durağanlaşan gelirler ve yükselen işsizlik gibi ekonomik sorunlar ise demografik değişimlerin ikincil nedenleri olarak kaldı.
Tunuslular değerler krizi mi yaşıyor?
Bu “krizler” üzerine Facebook’taki tartışmaları takip ederken, Tunus toplumunu rahatsız eden asıl korkunun yalnızca nüfusun küçülmesi olmadığını düşünüyorum. Belki de bunun arkasında, Sahra altı Afrikalı göçmenlerin Tunus toplumunu “sömürgeleştirdiği” ve ülkeyi siyahlaştırdığı yönündeki korku da var.
2020’deki pandemiden bu yana Tunus’un “Afrikalılaşmaya başladığı” düşüncesi -Kuzey Afrika’da siyah göçmenler için ironik biçimde kullanılan bir ifade- kafelerde, WhatsApp gruplarında ve sosyal medyada giderek daha fazla dolaşıma girdi.
2022 yılında Tunus’ta bir kafede yanımda oturan 70’li yaşlarındaki Riadh adlı Tunuslu bir erkek, bana korkuyla şunları söyledi: “Yaklaşık 20 yıl içinde Tunus nüfusu çoğunlukla siyahlardan oluşacak. Çünkü Afrikalılar kitlesel olarak geliyor ve Tunuslular değerler krizi yaşıyor.”
Onun gibi konuştuğum birçok Tunuslu, Avrupa’ya göç eden “iyi Tunuslu erkeklerin” ülkeyi terk ettiğini, Sahra altı Afrikalı erkeklerin “iyi Tunuslu kadınları” baştan çıkararak siyah çocukların çoğalmasına neden olduğunu, siyah kadın ve erkeklerin fazla cinsel ve fazla doğurgan olduğunu söyledi. Bazıları, Tunus’u zaten bir milyon göçmenin sömürgeleştirdiğini iddia etti.
Bu gerçeklikten kopuk düşünce biçimi, 2023 yılında Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said tarafından da dile getirildi. Said, siyah göçünü “Bu yüzyılın başından beri Tunus’un demografik yapısını değiştirmek amacıyla hazırlanmış suç örgütü” olarak tanımladı. Bu fikirler, söz konusu göçmen nüfusunun hiçbir zaman 50 bini aşmadığını gösteren verilere rağmen dolaşımda kalmaya devam ediyor.
Devlet egemenliği ve saflığının korunması
2011’de Tunus sokaklarını dolduran devrimci bir talep olan onur kavramı, akademisyen Nadia Marzouki’nin de belirttiği gibi, iktidardaki elitler tarafından devlet egemenliği ve saflığının korunması anlamına gelecek şekilde yeniden tanımlandı.
Son üç yılda ortaya çıkan tablo ise egemenlik kavramının giderek “ırksal olarak saf” Tunusluların yeniden üretilmesiyle eş anlamlı hale gelmesi oldu. Cumhurbaşkanı Said’in ifadesiyle Tunus’un “Afrikalı değil, Arap ve Müslüman” kimliğinin korunması gerektiği savunuldu.
Siyah göçmen nüfusunu ortadan kaldırmaya yönelik siyasi irade -ister onları Cezayir ve Libya’daki çöl bölgelerine sınır dışı ederek, ister denizde ölüme terk ederek olsun- aynı zamanda Tunuslu kadınları, şiddet içerse bile evliliklerini sürdürmeye zorlayan anlayışla birleşiyor. Amaç, bunun daha fazla doğumla sonuçlanması. Tunus’un egemenliğini koruma görevi ise kadın bedenlerine yükleniyor: Tunuslu kadınlardan “üreyen vatandaşlar” olmaları, siyah göçmen kadınlardan ise “aşırı cinselliklerini” kontrol etmeleri bekleniyor.
Başkenti Tunus'ta 20 Haziran 2026'da düzenlenen ırkçılık karşıtı yürüyüşte, göstericiler “Hepimiz göçmeniz” pankartı ile "Nefrete Son, Korkuya Son, Irkçılık Burada Biter" yazılı dövizler taşıdı.
Tunus'ta ırkçılık karşıtı eylem / Foto:AFP
Üremenin ırksal siyaseti
Üremenin ırksal boyutları üzerinden kurulan bu takıntı ne yeni ne de yalnızca siyah göçmenlerle sınırlı. Siyah Tunusluların çoğu bana, bu ayrımcılığın kendi yaşamlarında da var olduğunu anlattı. Toplam nüfusun yüzde 10 ila 15’ini oluşturduğu tahmin edilen siyah Tunuslular, çocukluklarından itibaren kimleri sevebileceklerini ve kiminle evlenebileceklerini belirleyen ırksal sınırlar içinde sosyalleştiriliyor. Irksal olarak kendi grubunun içinde evlilik yapmak norm kabul ediliyor.
Siyah ve siyah olmayan Tunuslular arasındaki evlilikler ise gelecekte doğacak çocukların ten rengi hakkında çeşitli fantezileri beraberinde getiriyor. Siyah olmayan bazı ailelerin, “aile kanlarının siyaha dönmemesi” için dua ettiği aktarılıyor. Siyah göçmenler söz konusu olduğunda ise beklenti yalnızca kendi grupları içinde kalmaları değil; hiç çocuk sahibi olmamaları ve iz bırakmadan ortadan kaybolmaları yönünde.
Üreme meselesi egemenlik konusu haline geldiğinde, devletin kadın bedenleri üzerindeki her türlü kontrolü ahlaki olarak meşrulaştırılabilir hale geliyor.
Tunus’ta bu yöndeki siyasi söylemler giderek güçleniyor. Asma Jabri kadınların aile değerleri konusunda eğitilerek doğuma yönlendirilmesini önerirken, milletvekili Fatima el-Masdi siyah göçmen kadınlara doğum kontrolünün zorunlu uygulanacağı “radikal bir çözüm” çağrısı yaptı. Irksal saflık projesinin giderek daha açık hale gelmesi, devlet destekli üreme kontrolü politikalarının önünü açıyor. Bunun ise tehlikeli tarihsel örnekleri bulunuyor.
Örneğin el-Masdi’nin önerileri, siyah göçmen kadınların zorla kısırlaştırılmasını meşrulaştırmak için kullanılabilir. Bu, Nazi Almanyası’nın kendilerini “ırksal olarak aşağı” veya “biyolojik olarak kusurlu” gördüğü kadınlara uyguladığı zorunlu kısırlaştırma politikalarını hatırlatıyor.
Bunun yanında Tunuslu kadınların doğuma zorlanması çağrıları, Tunuslu feministlerin bağımsızlıktan bu yana mücadele ettiği aile planlaması hizmetlerinin, yasal kürtaj ve doğum kontrolüne erişimin kaldırılmasını da meşrulaştırabilir.
Üreme üzerindeki devlet kontrolü artıyor
Tunus’ta bu tehlikeli eğilimlerin işaretleri şimdiden görülüyor. Örneğin 2013 yılında milletvekili Najiba Berioul, ABD’deki Hristiyan muhafazakâr çevrelerin kullandığı yaşam yanlısı argümanlara benzer biçimde, kürtajın suç sayılması önerisini gündeme getirdi.
1973 yılında kürtaja erişim hakkını güvence altına alan yasa hâlâ yürürlükte olsa da, sağlık çalışanlarının zaman zaman kadınları istemedikleri gebelikleri sürdürmeye ikna etmeye çalıştığı belirtiliyor.
Buna paralel olarak devlet, göçmen kadınların üremesini de kontrol etmeye çalışıyor. Tunus yasalarında sağlık hizmetlerine evrensel erişim hakkı bulunmasına rağmen hamile göçmenlerin sağlık hizmetlerine ulaşması zorlaştırılıyor. Bu engeller arasında sağlık çalışanlarının ırkçı davranışları, dil sorunları ve sınır dışı edilme korkusu yer alıyor. Çoğu zaman siyah kadın göçmenler, hiçbir tıbbi destek almadan derme çatma göçmen kamplarında doğum yapmak zorunda kalıyor.
Onur kavramı yeniden siyasallaşıyor
Bireysel onur ile ulusal egemenlik arasındaki kavramsal geçiş, Tunus’un demokratikleşme projesini ırksal milliyetçiliğe sürüklemiş olsa da, Nadia Marzouki’nin ifadesiyle bu aynı geçiş “demokratik yeniden doğuş için kalıcı bir kaynak” da olabilir. Bugün Tunus’un egemenlik adına genişlettiği ölümcül sınır sistemi yalnızca siyah göçmenleri değil, hareket özgürlüğünü hayal etmeye cesaret eden Tunusluları da öldürüyor.
Bu ortak insanlık hali, kolektif onur talebinin yeniden kurulabileceği bir alan yaratabilir. 20 Haziran 2026’da ırkçılığa karşı düzenlenen yürüyüşte taşınan “Kulna muhajirun” (“Hepimiz göçmeniz”) pankartı da bunun bir göstergesi.
* Shreya Parikh, Paris Siyasal Bilgiler Enstitüsü'nde (Sciences Po Paris) doçent araştırmacı ve öğretim görevlisi olan bir akademisyendir.
Kaynak: https://africasacountry.com/2026/07/the-politics-of-demography