1980'lere ait bir haber videosu izliyoruz. Portekiz, yıllarca her türlü sömürdüğü Gine-Bissau'dan gittiği bir zamana ait. Ve o zamanın ardında kalanlar... Başkent Bissau'nun yıkıntıları arasında fakirin en alt katında oturan insanlar... "Burası başkent ve başkentin ana caddesi" diyor arkadaşım. Tümsekler üzerinde derme çatma pazar yeri görüyoruz. Ne satılıyor, kim alıyor, tam bir karmaşa... Cadde diye bir şey yok ama arada bir ağaçtan direkler görünüyor ekranda. Elektrik direkleri galiba... Telleri yok sanki... Sonra tümüyle değilse bile can evinden vurulmuş bir 'adalet' sarayı! Kapının önünde bir daktilo, bir adam. "Bir tür katip, sekreter. Kayıtları o tutuyor." Neden dışarıda peki? "Çünkü içerde durulacak bir düzen yok. Oda yok, mahkeme yok, kapı yok, pencere yok." Tek oda kapının önü.
Ve can alıcı cümle: "Portekizliler en dibine kadar sömürdüğü Gine'den gittiklerinde sokak lambalarının ampullerini bile söküp almışlardı!"
Sömürgecinin iyisi olmaz ama en kötüsü olur. Hollanda ile Portekiz'in eline su döken yok uzunca bir zaman. Kültürel, sosyal kılıfsız, olduğu gibi talan edip, katledip, arkada ormansız dağ, insansız köy, hayvansız doğa bırakıp, üstelik ampullerini de söküp gitmişler işte. Toprağın altı üstüne gelmiş ve Conrad'ın "Karanlığın Yüreği" cızırdamış o saatlerde...
***
Şimdi Sur'a ve Cizre'ye bakınca, tüm sömürge ülkelerin kaderinin aynı kitabın cümleleriyle belirlendiğini anlıyorum. Kürdistan'a göz diken Türk devletinin en büyük iştahının "ekonomik" gerekçeli olduğunu biliyoruz. Yıllarca gerilla varlığıyla korunan bakir alanların talanı ve yarattığı iştah, kentlere en vahşi yıkım olarak geldi. Önce insansızlaştırma, sonra kültürel talan ve gecikmeden coğrafik talan... Hesap bu. Yerin üstündeki zenginliğin hesabı kefenle görülüyor. Yerin altındaki zenginlik içinse milyon dolarlık teknik donanımlar devrede.
Sonra Sur ağlamasın, deniyor...Sur ağlamasın ayrıca. Nusaybin, Gever direniyor bu talana. Bir sokak lambasının ampulüne göz diken anlayışa verilecek en iyi karşılık, o direği tellerine dolayarak göndermek Ankara'ya. Ancak o zaman işte...
Salazar'ın ampulü ile Erdoğan'ın ampulü arasındaki tek fark; birinin adının Salazar, diğerinin Erdoğan oluşu, o kadar!
Geri hikaye de kes kopyala, yapıştır tadında. Salazar 1933'ten 74'e kadar sürdürdü diktatörlüğünü. Franco'ya çok benzetiliyor ama o kadar sert faşist değil, light! Franco da, Salazar da tipik Mussolini de Hitler hayranı! Tüm faşist diktatörlerin ilham kaynağı bir önceki faşist diktatörler ya da yöntemde bunlara fark atıp, parmak ısırtacak kadar olanlar. Görüyoruz ki Hitler hariç herkes birbirine hayran, ama hepsi toplaşıp Hitler'e hayran!
Burada yaratıcılık giriyor devreye. Hakikati benzerleri ile aynı kurgu sepetinde çalkalayıp, kelimelere çarpmak ve ortaya çıkanda hafızada yer edinecek bir cümle yaratmak... Bir komünist olarak yaşayıp ölen Jose Saramago da Salazar'la aynı ülkeden. Salazar'ın diktatörlüğüne karşı mücadele etti. Kitaplarında kullandığı mit'ik yansımalar bir diktatörlüğün arka bahçesindeki kan göletini anlatıyordu, hatta gösteriyordu. Ama toplum, edebiyatı siyasetin bahçesinden çıkarılmasını kanıksamış; bu dile yabancıydı, görmüyordu.
Körlük buydu işte... O körlüğe dibine kadar batmış Türkiye'yi konuşuyoruz, lambasından sökülüp götürülen ampulün boşluğuna bakarak.
Demek ki yazmak lazım. Demek ki sazla, sözle anlatmak lazım. İçi kanayan bülbül olup, gülün trajedisine ağlamak lazım... Daha çok yazarlar için söylenir ama Sur'un, Cizre'nin hayatımızın ortasına düşürdüğü fotoğrafa bakıp da kayıtsız kalan tüm entel tabaka için gelsin: "İnsan bazı şeyleri söylemeyi seçtiği için değil, onları belli bir biçimde söylemeyi seçtiği için yazardır”.