Ortadoğu yangını ısrarla bölgenin tümüne yaydırılmak isteniyor. Kürdistan ve Suriye merkez olmak üzere bu coğrafya, her gün onlarca insanını kaybediyor. Dünyanın ‘süper’ güçleri modern silahlarını yarıştırıyor, ama bir gıdım ilerleme yok. Herkes DAİŞ’i ‘bitirmek’ adına güç yığıyor ama ciddi bir sonuç yok. Açıkça DAİŞ ve Esad artık araçsallaşmış durumda. Bölgenin yeni dizaynının dönemsel araçları haline getirildiler. Kamuoyu olayların görünen yüzüyle ilgilenirken, arkalarda çok derin ve büyük hesaplar yapılıyor kanımca. 

Bu hesaplar tek tek devletler düzeyinde yapılıyor. Her hesabın altında bir savaş planı yatıyor. Türk devleti de savaş planları olan ülkelerden biri ve Kürdistan'da başlattığı savaş toplumu her geçen gün biraz daha uçurumun kenarına itiyor. İktidar şimdilik toplumu susturmanın bir yolunu bulduğunu sanıyor: hendekler... Kürdistan'ı hedef alan savaşın da sebebi olan şu hendekler...

Bir hendek edebiyatıdır almış başını gidiyor. Neredeyse Arap baharı, Suriye savaşı, Rus uçağının düşmesi, 17-25 Aralık operasyonları, milli piyangonun yıllık ikramiyesi bile hendeklere bağlanacak. 

Sorunu alabildiğine özünden boşaltan, niyeti gizlemeye çalışan, maniple eden, adete yaylım ateşi oluşturularak, yaptıkları katliamlara kılıf oluşturuyorlar. Hendeklerin sokağa çıkma yasaklarına sebep olduğu algısı ısrarla kanıksatılmak isteniyor.

Oysa gerçek bunun çok ötesinde. 

Bölgede yaşanan 3. Dünya Savaşı'nda Türk devleti yer almak istiyor. Akıl dışı politikaları her gün ülke içerisinde kaosu derinleştiriyor. AKP çözüm sürecini öteleyerek Türkiye'ye kaybettirdi. Evdeki bulguru beğenmeyip komşudaki pirince göz dikmiş durumda. Bölge savaşında pay kapmak istiyor. Ancak buna ne iç, ne dış politikaları, ne de bölgesel ve uluslararası dinamikler müsait değil. Yürütülen ısrarlı siyaset, hem içerde içeri de hem de dışarıda parçalanmayı dayatıyor. 

Eğer çözüm süreci gelişmiş olsaydı bugün üzerinde kıyamet koparılan öz yönetim ilanları müzakerelerin bir parçası olacaktı. Kürt hareketi bunu ısrarla tekrarladı. Çözüm sürecinin ötelenip, savaş kararının alınmasından sonra öz yönetim ilanları yapılmaya başlandı. Yıllardır barış adına oyalanan halkın gösterdiği toplumsal bir refleks olarak ortaya çıktı öz yönetim ilanları. Bu karar yeni de değil zaten. 

Hatırlanırsa DTK 2011'de demokratik özerklik ilan etmiş, bir gün sonra Silvan olayı yaşanınca süreç çatışmalı bir ortama evrilmişti. İki yıla yakın süren savaştan sonra görüşmeler yeniden başlamış ve süreç Dolmabahçe mutabakatına kadar ilerlemişti. Kuzey Kürdistan'da uzun süredir irili ufaklı yerleşim yerlerinde halk meclisleri, komünler, kooperatifler, STK'ler oluşturularak toplum, kendi ihtiyacını karşılamaya çalışıyordu. Halen de bu süreç devam ediyor. 

Fakat bir şeyler değişti bölgede. DAİŞ gibi vahşi bir oluşum Rojava'da Kürtlerin başına musallat edildi. Böylece Rojava kazanımları ortadan kaldırılacaktı. Plan tutmadı. Kürtler inanılmaz bir direnişle, son model teknik donanıma sahip devletleri çaresiz bırakan DAİŞ'i büyük bir yenilgiye uğrattı. Belki bitirmedi ama geriletti. Kürtlerde Şengal ve Kobanê direnişi ile yeni bir sürece girdi. 

AKP'nin esas korkusu ve savaş kararı da bu süreçten sonra alındı. 7 Haziran seçimlerinden istenilen sonuç çıkmayınca savaş kararı 1 Kasım seçimlerine bırakıldı. Seçim öncesi saldırılar başladı. AKP iktidarı 1 Kasım seçimlerinden istediği sonucu alınca, daha önce alınan savaş kararı ile birlikte Türk medyasının dediği gibi 'topyekün temizlik'e başladı. Kuzey Kürdistan'da örgütlü toplumun her kesimine dönük saldırılar gelişti.

AKP ve ordunun esas refleksi tamamen Kürtlerin statü elde etmesine engel olmak amaçlıdır. Yoksa her ilçeye on bin askerin yığılmasını, onlarca tank, top, zırhlı aracı sadece hendeklere karşı savaş olarak nitelemek geliştirilmek istenen katliamı meşrulaştırmak olur. 

Bahçeli'nin bile "bu adı konulmamış, üstü örtülü etnik bir tasfiyedir" dediği savaşı doğru anlamamak olur. Türk devleti, hükümeti, ordusu Botan'dan başlamak üzere bir işgal ve soykırım hareketi başlatmış durumdadır. 

Kürtlerin biat etmesini isteyen devlet, katliam politikalarını devreye koyarak 'Türksen öğün, değilsen itaat et' diyor. Duvarlardaki bu yazılar öylesine yazılmıyor. Orduya verilen görevin ABC'si dir aynı zamanda. 

Murray Bookchin antik çağda Yunanlıların, her türlü hizmetçiliğin, köleliğe dönüşme eğilimi gösterdiğini; bireyin insanlığının ve kişiliğinin reddedilmesi olarak algıladıklarını belirtiyor.

Köleliğin hüküm sürdüğü dönemlerde bile toplum, bırakalım biat etmeyi, başkasının yanında çalışmayı bile doğru bulmazken, Türk devleti 21. yy'da biat etmeyi dayatıyor.

Kürt halkı bunu iyi görmektedir. Kimi kesimler çatışmalardan rahatsız olsa da devlet politikalarının farkında. Ve kendi mahallelerinde ve topraklarında kalmakta ısrarlı. Halk hendek arkasında direnen gençlere sempatiyle bakıyor ve yalnız bırakmıyor.

Dolayısıyla Türkiye'nin demokratik kesimlerin yaşanan direnişi daha iyi anlaması gerekiyor. Türkiye'nin demokratikleşmesi öz yönetim sisteminin gelişmesinden geçiyor. Toplumun en yerelden yönetime katılmasından geçiyor. Kürt halkı kendisini yönetme hakkına hem uluslararası yasalarda, hem meşru olarak sahiptir. Bunu engellemek için başlatılan savaş kopuşa gebedir. Katliamlarla bunun önüne geçemeyeceğini en iyi halklar biliyor. Ortadoğu'da bugün yaşanan paylaşım savaşları da katliamların ne tür sonuçlar doğurduğunu gözler önüne sermektedir zaten.