O sırada, Orta Çağ haydutluğu olan El Kaide’nin Irak kolu, Türk devletinin Musul’daki diplomatik vatanı olan Konsolosluğunu basıp işgal ediyor, "şanlı ırkımızın kanı ve onurunu temsil ediyor" diye diye kutsayıp, yere göğe sığdıramadıkları bayrağı direkten indiriyor, yere yatıyordu.
Oysa Konsolosluk Türk devleti, oradaki insanlar da Türk halkını temsilen çekirdek yurttaş toplululuğu, ama esirdi. Önüne çıkan Kürt çocuklarını kar gibi eriten, fetih hamlelerine sivil Kürt dayanmayan diye pek övündükleri ordu ve polis karması "özel tim" de silah patlatmadan teslim alınıyor, başlarına çuval geçirilerek aşağılanıyordu.
Türk devleti, Musul’da bütün unsurlarıyla yerde, pay u mal olmuştu.
Duyan ve manzarayı gören, bir çocuk bayrağı direkten indirdi diye, polisiyle Kürt avına çıkan, ipini koparan ırkçı vandallığı gördüğü her Kürdü linç etmeye salanların, "ah devlet onurum, vah yere düşen şerefim" naralarıyla ileri atılacağından korkuyordu.
Ama korkulan olmadı. Birinci neden, herkes savunmasız, güçsüz Kürt çocukları değildi. Kabadayı sadece ve yalnızca gücü yetince, "tutmayın beni lan" diye naralanıyordu. Dayak yiyeceği, çıkar dümeninin bozulacağını bildiği yerde, onuru, "bana mısın" demeyecek kadar kaviydi. Üstüne ek olarak, "ver öpim abi" diyemiyorsa eğer, kuyuruğuna takılanları görmezlikten, aldırmazlıktan gelmek, kabadayılık raconuydu.
İkincisi, "kardeş ihaneti"nin şaşkınlığı hakimdi. "Çağın lideri" onun için, yukarısı bıyık, alta tükürse sakaldır kararsızlığıyla suskundu. Herkes esip püfüreceğini beklerken, o dilini yutmuş zavallı sessizliğinde, "yaptığınız ayıp ve de kardeşçe dayanışmaya aykırıdır" bile diyemiyordu.
Çünkü, daha bir gün öncesine kadar, dünyanın hayret eden bakışları altında, kardeşten de ileri dost, birbirinin canı içinde tek ciğerdi, onlar.
"Tek lider"in dili ucunda, çocuk tecavüzcüleri olan bu çağ haydutları, "özgürlük savaşçıları" olarak özel evlerde, kamplarda barındırıp besleniyor, yaralıları tedavi ediliyor, çağın son sistem silahlarıyla donatılıp sınırdan içeriye salınıyorlardı. Orada savunmasız Kürtleri kırıyor, Aleviler, Hıristiyanları kesiyor, kestiklerinin ciğerini kameralar karşısında çiğ çiğ yiyerek kafadarlarının gönlünde taht kuruyorlardı.
Ve giderek çağ yangının körükçüsü olan "çağın lideri" o heyecanla, ganimet özlemcisi kalabalıkların ruhunu afyonlayıp coşturuyor, üstüne de din uğruna "cihat" boyasını çekerek, "Allah'ın izniyle bir ay sonra, Şam’daki Emevi Camii'nde, Cuma namazı kılacağız" diye naralanıyor, ırkçı yayılmacılığı müjdeliyordu.
Ama ne oldu? Suriye’nin yıkımı için beslenen canavar, sonunda dönüp dişlerini, "çağın gerisinden gelen "lider"in gırtlağına geçiriyordu, Musul’da. "Lider" fatih olayım derken ne bayrağının onuru, ne de "tek vatan" narasının anlamı kalıyordu.
Oysa bunun böyle olacağının kanıtları vardı. Pakistan da El Kaide'ye yardım etmiş, sonra gırtlağını kaptırmıştı.
Bütün bunlar olurken, "her müsibette bir hayır vardır" sözü gerçeğe dönüşüyor, Ortadoğu'nun vahşet çölünde, Kürtlerin varlığı insanlık vahası olarak beliriyordu. Kuzey Kürdistan’ın başkaldıran çocukları Ortadoğu’da meşruiyeti temsil ediyor, Rojava da dinler, mezhep ve farklı ırklardan insanların sığınağı haline geliyordu.
Kürtlerin insanlık vahasını teşkil ettikleri tesbiti, geleceğin umudu niyetine Türk medyasında bile dalgalanıyordu.
Kamuoyu araştırma şirketi KONDA’nın yöneticisi Bekir Ağırdır, CHP’nin televizyonunda, AKP iktidarının El Kaide ile bağlantıları nedeniyle, Kürtleri "böl ve yanına çekip kullanma" politikasını yeriyordu. Ağırdır, sözü Barzani ailesinin Kürtler arasında hendek kazmasına getirip, El Kaide saldırılarının yayılması karşısında Türkiye çıkarlarının Kürtleri bölmeden değil, tam tersi birleştirmeden geçmediğini söylüyordu. Kürtlerin Rojava’da El Kaide’ye karşı gösterdiği direniş ve Irak kolunun (IŞİD) yayılmasına çektiği sete değinen Ağırdır, "bundan sonra, artık kimse PKK’ye silah bırak diyemez" diyordu.
AKP Kürdü Abdurrahman Kurt bile İMC televizyonunda, Ağırdır’ı teyit ediyor, bunca tehlike karşısında PKK’den silah bırakmasının istenemeyeceğini tekrarlıyordu.
Vandalların düne kadar "yok" dedikleri Kürtler, İslami teröre karşı bugün umudun gücüydü. El Kaide’yi kullanıp, kandan kına yakarak fatih olmaya çalışanlarsa, gırtlağını kaptırmanın sızısıyla çırpınıyordu.
Türk medyası ise El Kaide’nin TC’yi, Pakistan benzeri arka bahçesi haline getirdiğini ve nihai olarak tümünü istediğini seslendiriyordu.
Şam fatihinin, Kürtler üstünde salladığı bayrak yerde, kendisi iki gün sonra bile kardeş ihanetine uğramanın suskunluğuyla şaşkındı. Yapma, bulma dünyası işte…
Şam fatihi ve Kürtler
"Çağın lideri" bir çocuğun Diyarbakır askeri garnizonu direğine asılı bayrağı indirmesini Türk ırkının kara günü ilan edince polis insan avına, ırkçı vandallık da Kürtleri linç hamlesine çıkıyordu.