Yaptığı ‘Beyaz Ölüm’ resimleriyle dikkatleri üzerine çeken ressam Sinan Hezer, sanatçının toplumun yaşadıklarına karşı sessiz kalmaması gerektiğini belirterek, resimlerindeki temel vurgunun direniş perspektifiyle şekillendiğini kaydetti.

REWŞAN DENİZ / PARİS

Türk Devletinin Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik işgal saldırılarına dünyanın her yerinden sanatçılar tepki gösterirken, Kürt sanatçılar da hem eylemlerde en ön saflarda yer alarak hem de ortaya koydukları eserlerle hem direnişi hem de yaşanan katliamı anlatmaya devam ediyorlar. Bunlardan biri de ressam Sinan Hezer. Türk Devletinin Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik işgal saldırılarında kimyasal silah kullanmasını “Beyaz Ölüm” adını verdiği resimlere yansıtan ve bunları yayınlayan Hezer, yıllardır resim çizen ama hiç tanımadığımız isimlerden biri. O nedenle de kendisini daha yakından tanıyalım.

Öncelikle kısaca sizi tanıyabilir miyiz?

Elbistan’da 1985 yılında dünyaya geldim. Siyasi nedenlerden kaynaklı 1988 yılında ailem İstanbul’a göç etmek zorunda kaldı. İlk, orta ve lise eğitimimi İstanbul’da tamamladım. Resime olan ilgimden ötürü küçük yaşta resim eğitimi almaya başladım. 2004 yılında Donkişot sanat atölyesinde bir yıl eğitim aldıktan sonra 2005 yılında Marmara Güzel Sanatlar Fakültesinde İç Mimarlık bölümüne dereceyle girdim. Üç yıl eğitim süreci boyunca resim yapmaya devam ettim ve üç yılın ardından okulu bıraktım. 2008 yılında gençlik kültür merkezlerinde resim eğitmenliği yapmaya başladım. 2009 yılında Bir yıla yakın gençlik kültür merkezlerinde eğitmenlik yaptığım için tutuklandım. Bir yıla yakın tutuklu kaldıktan sonra, Amed’de kültür ve sanat akademilerinde eğitmenlik yapmaya başladım. 2011 yılında tekrar tutuklandım ve yaklaşık 3,5 yıl cezaevinde kaldım. Dışarıda olduğum süreçler boyunca kişisel ve karma sergilerde yer aldım. Gençlik dergilerinde ve kimi gazetelerde çizdim. Şimdi de Fransa’da çalışmalarıma devam ediyorum.

Beyaz Ölüm adını verdiğiniz resimlerde Kürt halkına yönelik katliamlara dikkat çekiyorsunuz. Çok klasik bir soru belki ama kendinizi nerede konumlandırıyorsunuz?

Sanatın ve sanatçının temel harcının insan ve toplumlar olduğu su götürmez. Vicdanı olan ve kendisine öncülük misyonu biçen bir sanatçı savaştan kaçılamayacağını bilir. Her yarattığı melodide, cümlede, en büyük acıyı vicdanında hisseder ve yaşar. Yani sanatçı olmak ki popüler kültürün sanatçısı değilseniz, doğalında hem ürünü ile hem de içine girdi pratikle halkın ve mücadelenin merkezinde yer alır, böyle görüyorum.

Tarih değil halk yargılamalı diyorum. An’ı çok önemli buluyorum, an’da çözüm olmak, an’da direnmek, an’da öncülüğe geçebilmek. Ki anda gerçekleşmediğinde verili tarihi dönüşebileceğinin korkusunu yaşıyorum. Bunları yapmayan sanatçı da toplumun vicdanına büyük bir darbe vurur. Bir yönüyle toplum sanatçısıyla, üretimi ile var olur. Bir sanatçının toplumuna karşı sessizliği ölüm demektir ki, bu da zamanla iktidarın kültürünü kanıksamak anlamını taşır. Sanatçı dediğimiz kişilik her anını mücadele ile geçiren ve bunun üretimi içerisinde olan bireydir.

Çalışmalarınızı da bu bağlamda mı ele alıyorsunuz?

Bugün içerisinde bulunduğumuz savaşın 40 yıllık bir geçmişi var. Bundan kaynaklı sanatçılar, savaşın merkezinde bulunup mücadele yol ve yöntemlerini iyi geliştirmeli. Bizlerin de mücadele yöntemleri geniş olabilmeli. Belki bu örnek çok verilir fakat çokta öğreticidir. Guernika, evrensel çapta kapitalist modernitenin sahte kültür ve sanatına büyük darbe vurmuştur. Ortadoğu Rönesans’ı nasıl ki tüm insanlığa mal olmuş, bugün de Türkiye’de ve Kürdistan’daki renklere ezgilere yapıtlara dönüşmektedir. Tarih bunları da kaydediyor. Bu algı ve sorumlulukla ben de çalışmalarımda yaşananları icra ediyorum. Bir yönüyle kaydediyorum. Çalışmalarımın savaşı ve ölümü ele almasını ben de dilemezdim fakat her çalışmanın tarihi bir belge niteliği var. Ne yaşanıyorsa bunun anlatıcısı olmak önemli. Ahmet Telli ile şiirinde yazdığı gibi, acının tutanakçısı olmak zor.

Resimlerinizde temel vurgunuz nedir? 

Direniş perspektifi. Asıl kültürün ve sanatın buradan beslendiğini iyi görmek gerek. Bugün Kürdistan’da yürütülen mücadelenin Mezopotamya’nın bütün değerlerini yaratan kadının eserlerinden alındığı bilinmeli. Asıl yaratıcı kadın ve oluşturduğu komünal değerlerin bütünlüğüdür. Direnişin sanatını icra edenlerin perspektifini de buradan aldığı iyi bilinmelidir. Kürt kültürünü icra etmek ilklerin devamını sağlamak anlamı da taşır, bu devamlılıkta tüm halklarla ilgilidir.

Tabii perspektif bu olsa da popüler kültüre karşı direniş sanatı yeterince örgütlenemiyor. Sanatçıyım diyen her bireyin özeleştiri vermesinin doğru olacağını düşünmekteyim. Dünya devrimlerinde sanatın nasıl etkide bulunduğunu görmekteyiz. Kendi açımdan çalışmalarımı yeterli bulmuyorum. Sanatçı olmanın ürün açığa çıkarmanın dışında sokaklara çıkılması, halkla beraber yaşanılması çok önemli. Komünal sanat perspektifi mekanlara sığdırılamayacak kadar değer barındırıyor ki, bu haliyle ele alınırsa eser bir silaha dönüşebilir.

Her kültürel devrim, devrimci sanatçılarla yapılmıştır. Bu da devrimci kültür ve ahlak öğretisiyle mümkün.