• Sanatın iyileştirmek, güzelleştirmek, rahatlatmak gibi bir sorumluluğu yoktur. Sadece eğlenceye ihtiyaç duyduğunuzda eğlence aracıdır. Hatta onun, gerektiği zaman sizi hasta etme sorumluluğu vardır.
MIHEME PORGEBOL Sanatla yaşantı arasındaki ilişki bir iletişim konusudur. Yaşantının hakiki yanı sanatla görünür hâle gelir. Bu bağlamda, yaşantının belleğe dönüştürülüp başka bir formla aktarılması sanatın işleyiş biçimidir. Dolayısıyla sanatçı, yaşantıya tanıklık ederken bu tanıklığı aktarmayı tercih eden kişidir. Sadece nefes alan, kalbi atan, doğumu ve ölümü olan şeylerin değil, her şeyin yaşantısıyla ilgilenir. Bu tanıklık, bireyin, halkın, doğanın, düşüncenin, evrenin ve var olan her şeyin yaşantısını kapsar. Tanıklık asla yalan olamaz. Tanıklığın “yalan beyanı” mümkündür, “yalancı tanık”lar vardır ama tanıklık ile yalan arasında aşılmaz bir duvar vardır. Söz gelimi; bir duruşma salonunda yargılanan biri ile ilgili olarak yalancı tanıklık yapabilir, yalan beyanda bulunabilirsiniz ama bu sizin tanıklığınızın gerçekliğinden bir şey götürmez. Sizi yalancı tanık yapar. Siz gerçek bir tanıklıkla ilgili yalan söylemiş olursunuz. Fizikî ve doğuştan gelen dezavantajlarınız da tanıklığınızın gerçekliğine zarar veremez. Örneğin renk körü olduğunuzu varsayalım. Gördüğünüz rengin adının mavi mi kırmızı mı olduğunu bilemezsiniz ama mavi gördüğünüz şeyin kırmızı olduğunu bilirsiniz. Tanıktan bağımsız bir gerçeklik söz konusudur. Ama burada sanatçının ilgilendiği yaşantı, renk körünün kendi gözüyle tanıklığıdır. Yani renk körünün maviyi kırmızı olarak görmesi tanıklığı da tamamen gerçektir. Bu, tanıklığın gerçeklikle yaptığı sözleşmedir. İşte sanat, insan bilincinin tam da burasına hitap eder. Sanatçının sorumluluğu bunu alıp göstermek, aktarmaktır. Tanıklığı, olabilecek tüm gerçek yönleriyle göstermek sanatçının işidir. Dolayısıyla bir sanat eseri yaşantının ekonomik, politik, sosyal, psikolojik, biyolojik, duygusal vb tüm yanlarını barındırabilir. Bu onun yaşama içkin olduğunu gösterir. Yukarıda bahsettiklerimden, sanat eserlerinin üretiminde gerçek malzemeler kullanmak gerektiği sonucu çıkarılmamalıdır. Çevre kirliliğini konu edinen bir sanat eserinin üretiminde plastik atık, petrol sızıntıları, evsel atıklar, sera gazları, fabrika atıkları vb. malzemeler kullanılabileceği gibi doğa dışı, tamamen hayal ürünü malzemeler de kullanılabilir. Sekiz gözü, iki ağzı, tek bacağı olan, kafası ile bacakları arasında bir gövdesi olmayan, görülmemiş büyüklük veya küçüklükte korkunç, çirkin ve hayal ürünü bir canavar da söz konusu eserin malzemesi olabilir pekala. Bu canavarın gerçekliği onun görüntüsünde değil, duygu ve bilinç durumunun ardında gizlidir. Bu çirkin canavar bizi korkutabilir, rahatsız edebilir veya üzebilir. Rahatlatmak gibi bir sorumluluğu yoktur Sanata bu pencereden baktığımızda sık sık sözü edilen “edebiyatın iyileştirici özelliği”, “sanatın iyileştirici gücü” vb ifadelere bir itiraz doğmaktadır. (Yazının bundan sonrasında okumayı kolaylaştırmak adına “sanat” sözcüğünü, “edebiyat”ı da kapsayan bir kavram olarak kullancağım.) Sanatın iyileştirmek, güzelleştirmek, rahatlatmak gibi bir sorumluluğu yoktur. Sadece eğlenceye ihtiyaç duyduğunuzda eğlence aracıdır. Hatta onun, gerektiği zaman sizi hasta etme sorumluluğu vardır. Çünkü sanat, tanıklığı gerçek hâliyle göstermek zorundadır. Bu onun hakikatle olan ilişkisinin gereğidir. Hakikatle kurduğu ortaklığının ilk ve en keskin şartıdır. Sanat hasta ettiğinde, iyileştirecekse sizi bilim iyileştirebilir. İyileşmek istiyorsanız sizi iyileştirecek politikalar, teoriler, belediyecilikler, cihazlar, ürünler geliştirmesi için bilime gidersiniz. Bunu yapmazsanız, sanat hakikati göstermeye devam ederek sizi daha çok hasta edecektir. Sanat “#EvdeKal” demez Dünyayı bir ölüm ve korku rüzgarıyla kasıp kavuran Covid-19 salgınına karşı da sanatın kimseyi koruma veya iyileştirme görevi yoktur. Bu yüzden sanat “#EvdeKal” demez ama “Evde kalmamıza müsade etmiyorlar” diyebilir. Zira hepimiz gibi sanatçı da bu ölüm ve korku rüzgarında en çok can verenlerin sistem karşısında en çok ezilenler olduğuna tanıklık etmektedir. Bu, bugüne dek alışık olduğumuz “sistem karşısında ezilenler” tanıklığının dışında, daha sert ve çarpıcı bir tanıklıktır. Nasıl ki biz bu alışkanlığın dışında bir yaşantıya tanıklık ediyorsak ve artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağından eminsek bundan sonra sanatın da yaşantıya yaklaşımı elbette ki farklı olacaktır. Gerçekliği algılama biçimimizin değiştiği, yaşantının yüzümüze daha sert çarptığı bir dünyada gittikçe üstü örtülmek istenen hakikati görünür kılmakla mükellef sanatçının tanıklığı da kendini buna göre şekillendirecektir. Dolayısıyla sanatçının da aktarımını gerçekleştirebilmesi için yeni yollar bulması gerekecektir.