Anadolu’da devletleşmiş sanat ve sanatçı düşmanlık duygularının, milliyetçilik söylemlerinin etkisinde fazla kaldığı için kendini ve toplumunu tam olarak dile getirememiş, ahlaki anlamda birleştirici rolünü oynayamamıştır. Sanat her zaman ve her yerde, kapitalist moderniteden uzaklaşma, kopma ve çıkma yaşadıkça toplumsallığa ciddi ve mühim katkıların sahibi olur. Toplumun 'kraldan daha çok kralcı' sanatçılara değil, 'anne bak kral çıplak' diyecek devrimcilikte duruşa sahip sanatçılara gereksinimi vardır.

Bugün sanat ve sanatçı, öz yönetimden ve politikadan yoksun bırakılmak isteniyor. İktidarın ve devletin üstten tek taraflı hazırlanmış hukuku ve idaresiyle kuşatılarak, baskılara tabii kılınıyor. Devlet izin vermezse sanatçı kılını kıpırdatamaz, kılını kıpırdatsa kolu-kanadı kırılır. Belli kurallar içinde ve alternatifsiz bir yaşama mahkûm edilen sanat, sanatçıya yapılacak en büyük haksızlıktır. Ha(l)k adına haksızlık sanatçının çevresini sarmış, mevcut iktidar ve yabancı yönetimler dışında sanat icra etmek, mümkünsüz kılınmıştır. Her sanatçı ve sanat egemenler ve sömürgeciler içinde bir kesime kendini yama yaparak yaşatmak durumunda bırakılmıştır. İçler acısı bir durum olarak, bu gerçeklik apaçık ortadadır birçok örneği vardır. Sanata ve sanatçıya yapılan bu zulmü görmeyenler, halkın demokrasi adına yapılan bir eseri doğal olarak eleştirmesini dahi kabul edememektedirler.
Bütün bu tartışmalar içinde demokratik sanatçıyı devlet yüzü görmemiş sanatçı olarak yorumlamak yerinde olacaktır. Devlet bugün demokrasinin inkârı üzerine kendisini koymuşsa, demokratlık devletten ve onun anlayışından uzak durmakla olur. Devletli olmamak kadar devletleşmemek de demokratik sanatçı için gereklidir. Halk sanatçılığı ile devlet sanatçılığı arasındaki fark çok nettir. Avrupa'da kendini demokrat gösteren devlet geleneği ile devlet olmak isteyen kesimlerin demokrasisi vardır. Sanatta da bu yaklaşımlar hâkimdir. Ortadoğu toplumunda ise, temsili demokrasi yaklaşımından kaynaklı oldukça yumuşak bir ilişki tarzı vardır. Sert kıran kırana bir mücadeleden ziyade uzlaşmacı ve yozlaşmacı bir ilişki ile liberal anlayışlar sonuna kadar yaşatılır. Bu yumuşak tarz sanata da yansır. Radikal sanat suçtur. Kimse açıktan egemenleri ve devleti eleştiremez. Dediğimiz gibi bu ancak ince bir yöntemle olanaklı olur. Radikaller, sürgün, tutuklama ve bazen de ölümle yüz yüze bırakılır.
Sanatta diğer bir konu da endüstrileşmedir. Toplumun maddi ihtiyaçlarını karşılaması anlamına gelen ekonominin manevi açıdan tamamlayıcısı olması gereken sanat, hakikatinden koparılarak bir endüstri konusu haline getirilmiştir. Sanatçı fabrika işçisi, sanat da bir mamul haline getirilerek maneviyattan koparılmak istenmektedir. Bu anlayışla sanata yaklaşanlar sanatta tekelci ve azami kârcı bir eğilimi yansıtmaktadırlar. Sanatta endüstriyalizmi geliştiren ulus-devletçi mantık toplumu tamamen tüketime sürükleyerek, toplumu ve sanatı bitirir. Milliyetçilik ideolojisini de tekelleşme faaliyetlerinde sonuna kadar kullanır. Ekonomi üzerine eklenerek metafizik rol oynaması gereken sanat, maddi dünyanın bir unsuru olarak kullanılır, hem de ekonomiyi yok etme amacıyla. Soykırıma uğramış toplum homojen kılınarak tam bir tüketim makinesine çevrilmek istenir. Toplum kırıma uğratılmış toplumdan, tarihsiz, kültürsüz bir şekilde önüne gelen her şeyi yemesi ve bitirmesi istenir. Düşünmemek tüketmek için tek koşuldur. “Milliyetçi ol ve fazla düşünme!” temel slogan olmuştur. Milliyetçiliğe gelmeyenleri zorla asimile etmek, asimile olmayanları yok etmek mecburi bir kanun gibi işler. Buradaki asıl konumuz kültürel asimilasyondur. Egemene benzetme, egemen gibi olma durumu mevcuttur. Asimilasyona uğrayan toplumun kültürü sonuna kadar sömürülür ve kimse de buna sesini çıkartamaz. Ortaya çıkan insan sanattan ve genel olarak da maneviyattan yoksun bir insan gerçeğidir. Kimlik kazanma adına yaşanan kimliksizliktir. Varlığını terk ederek, yokluğa ve köleliğe koşmadır. Sivas Madımak Oteli katliamı bu konuda çarpıcı bir örnektir. Köleliğe koşmayan sanatçılar özgün duruşunda ısrar edenler, kimliğinde karar kılanlar fiziki yok etmelere uğramışlardır. Diğerleri ise el üstünde tutularak devlet aracı haline getirilmiştir. Asimilasyonla üstesinden gelinemeyenler ise kültürel soykırımla yüz yüze kalırlar. Bununla fiziki ve manevi yok etme beraber yürütülerek, daha uzun bir sürede ve sancılı bir biçimde soykırım gerçekleştirilir. Kapitalist modernitenin sadece fiziki emek ve değer sömürüsünden bahsedilemez, asıl sömürü kültürel alandadır. Bin yıllarca zaman aralığında oluşan halk değerleri kapitalist modernitede çok basit rant ve çıkarlar için bir anda yok edilebilir.
Bütün bu gerçeklikler karşısında sanat ve sanatçı sosyolojinin temel kavramlarını iyi tanımlamalıdır. Arifane bir yaklaşım olmadan, anlamlı bir sanat yapmak oldukça zor olacaktır. Toplumu, halkı tanımak da öyle kolay değildir. Hele ondan uzak yerlerde, popüler sanat ve sanatçılıkla bu hiç de olanaklı olmaz. Halkı tanımak, onun sorunlarına, acılarına, mutluluklarına ortak olmak, halkı anlamak arif olmayı, arif olmak da büyük bir birikimi gerektirir. Duyarsızlığın bu denli fazla olduğu kapitalist modernist bu zamanda, sanata bu açıdan her zamankinden daha büyük rol düşmektedir. Kültürü, uygarlığı, dili, iktidarı, politikayı, ahlakı, yönetim, demokrasi vb. kavramları kavramak, sanatçıyı daha yetkin kılacaktır. Hangisi halk için neyi ifade ediyor? Hangisi halk için anlamlı, hangisi anlamsızdır? Bu sorumluluğun farkına varan sanatçı asimilasyon ve soykırıma karşı mücadelede daha etkin olabilir. O zaman sanatçı layık olduğu kutsallıkla anılır. Ortadoğu’nun bu kutsallıklara su ve hava kadar ihtiyacı vardır. Halk için hava ve su olmak iddiasıyla…

GURBET RONÎ