Philipp Scheidemann, Almanya’nın Birinci Dünya Savaşı’nda aldığı ağır yenilginin ardından, 9 Kasım 1918’de cumhuriyetin kurulduğunu duyurdu. Bir yıl sonra, 11 Ağustos 1919’da Weimar kentinde toplanan meclis, yeni anayasayı kabul ederek Ocak 1933’e kadar sürecek Weimar Cumhuriyeti’ni resmen ilan etti.

Monarşiden parlamenter sisteme geçişin simgesi olan bu hamle, politika ve ekonomiye kıyasla bilimde ve sanatta, ömrü fazla uzun olmayacak özgür bir ortam yarattı.

1919-1933 arası, vatandaşları tarafından tam olarak benimsenmeyen; Almanya’da, ekonomik krizin derinleşmesine ve Nazilerin sahneye çıkmasına yol açtığına dair yorumlar yapılan Weimar Cumhuriyeti, elde avuçta kalanın ve sosyal demokrat politik imkânların hızla tüketildiği bir dönem diye nitelendi çoğunluk tarafından. Buna rağmen söz konusu zaman dilimi, demokratik bir deneme görülürken, temel eksikliğin demokratik kurumların, cumhuriyetin ilan edildiği hızla hayata geçirilmemesi olduğu notu da düşülüyor.

Colin Storer, “Weimar Cumhuriyeti’nin Kısa Tarihi” (Çev. Sedef Özge, İletişim Yayınları, 2015) isimli kitabında süreci şöyle özetlemiş: “Weimar Cumhuriyeti, zayıf ve doğası gereği kusurlu bir deneydi; kendi halkı tarafından sevilmiyordu ve kendisini doğuran koşullar tarafından başından itibaren lanetlenmişti. Daha sonra, 1960’larda (1930’ların başında Frankfurt Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü’nde kariyerine başlayan Herbert Marcuse gibi Alman kuramcılardan resmen etkilenen) ‘Yeni Sol’ tarafından da cumhuriyet, ruhsuz tüketici kapitalizmle Stalinci totaliter tiranlık arasında Marksist bir orta yol bulma konusunda ılımlı Sosyal Demokratlarla burjuva siyasetçilerin ihanet ettiği veya teptiği bir şans, kaçırılmış bir fırsat olarak görüldü.”

Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkım, Versay Antlaşması’yla büyük bir haksızlığa uğradığını düşünen ülke vatandaşları, entelektüeller, askerler ve politikacılar, Almanya’nın Weimar Cumhuriyeti’yle nefes alabileceğini sanmıştı ilk anda. Bu umut sosyal hayattan, ekonomiden ve siyasetten daha çok sanatta ortaya çıktı; Bauhaus Okulu, cumhuriyetin ilan edildiği günlerde ve yerde ete kemiğe büründü.

Weimar’ın çocuğu

Savaş sonrası yeni bir mimari anlayışının gerekli olduğunu, beri yandan tasarım ve sanatın bir araya gelerek bunu tamamlayacağını düşünen Walter Gropius öncülüğünde, atölyeler ve tasarım stüdyolarıyla zanaatı buluşturmuştu Bauhaus Okulu. Kuruluşunun yüzüncü yılında Seda Garzanlı’nın hazırladığı “Bauhaus 1919” isimli albüm-kitap, bahsi geçen dönemi özetlerken Weimar Cumhuriyeti’yle aynı zamanda kurulup ardından Almanya’dan sürülen bu sanat-zanaat birlikteliğine dair bilgiler veriyor.

Albüm-kitapta, Almanya’daki on dört yıllık Bauhaus deneyiminin önemli durakları yer alırken üyelerinin devrimci ruhuna da değiniliyor. Gropius’un örgütlediği ve temelde mimarinin yer aldığı Bauhaus’tun en bilindik üyeleri arasında Paul Klee, Wassily Kandinsky, Ludwig Mies van der Rohe, Oskar Schlemmer, Johannes Itten, Lyonel Feininger, Laszlo Moholy-Nagy, Gerhard Marcks, Kurt Schmidt gibi isimler yer alıyordu.

Temel tasarım (vorkurs) dersinin mucidi Gropius, mimarlıkta çığır açarken sanat-zanaat birlikteliği ise Bauhaus’un temel prensibiydi. 1925’te ABD’ye göçen ve okulun felsefesini orada anlatmaya koyulan Gropius’tan sonra Almanya’da işin başına Moholy-Nagy geçince sanat-zanaatın yerini sanat-sanayi birlikteliği almıştı. Başka bir deyişle ‘ideal buluşma’ sonlanmış, Garzanlı’nın ifadesiyle ‘pratik-araştırma-üretim’ ön plana çıkmıştı.

Endüstriyellikle kitle tüketimi buluşunca Gropius, Bauhaus’un o günkü yönetimine eleştiriler yönetti. Buna rağmen, Almanya’nın o gelgitli döneminde okul, sanat ve mimari aracılığıyla insanlara nefes aldırmayı başarmıştı.

Tabii o günlerde eleştirilerin dozu da artıyordu; Ali Artun, bu dönemde Bauhaus’un ‘baştan ideali olan topyekûn sanat eseri yerine, topyekûn sembolik bir iktidar dili geliştirdiğini’ belirtiyor.

Gropius, 1919’da ‘topyekûn sanat’ anlayışını ‘mimarlar, heykeltıraşlar, ressamlar hepimiz zanaata dönmeliyiz’ diyerek açıklamıştı. Garzanlı’nın ‘ideal bağlantı’ dediği bu fikir, Bauhaus bünyesinde işlevsel sanat eserleri üretmenin ilk adımıydı. Fakat uzun sürmedi.

Çok yönlü Bauhaus, tek yönlü Naziler

İş ustalarının mesken tutuğu atölyeler, deyim yerindeyse Bauhaus’un can suyuydu. Tasarımlara ve üretime kapı açan atölyelerde fotoğraftan mimariye, ahşap işlemeden reklama dek pek çok alanda konunun uzmanları bulunuyor ve ders veriyordu: “Atölyeler, yapı amaçlı deney laboratuvarı oluşturmayı hedefliyordu. Bauhaus’un varlığını sürdürdüğü dönemde gerçekleşen sayısız değişim, dönüşüm ve yeni yönelimler ise atölye geleneğini değiştirmedi.”

1925’te Weimar’dan Dessau’ya taşınan Bauhaus, kentteki sanayi kuruluşlarıyla yakın ilişki içine girerken günlük ürünlerin tasarımına ağırlık vermeye başlamıştı. Sadelik, zarafet ve işlevsellik bu üretimlerin baş amacıydı.

Bauhaus, söz konusu dönemde yükselişe geçen Nazilerce sosyalist ve Yahudi olmakla suçlandı. Buradaki esas mesele, Nazilerin ‘işlev’i yalnızca kendilerinin belirleyebileceğini düşünmesiydi. Çok yönlü yapısıyla Bauhaus, hem politik hem de pratik ve sanatsal açıdan Nazilerin sıkı takibine girmişti. Garzanlı, durumu şöyle açıklamış: “Tek yönlü bir Bauhaus tarzından bahsetmek doğru olmayacaktır, onun yerine çok yönlülük ve heterojenlikten bahsedebiliriz. Zaten bugün, kuruluşundan bu yana yüz yıl geçmesine rağmen hâlâ bu denli ilginç ve güncel olmasının nedeni de çok yönlülüğü ve zamanın çok ötesinde fikirler barındırmasıdır. Bauhaus, uluslar ve disiplinlerarası işleyen bir fikir atölyesiydi. Burada Yeni İnsan, Yeni Yapı ve Yeni Mesken arayışında farklı fikir, teori ve biçimler harmanlanarak derinlemesine incelenip tartışılıyordu. Başlıca ölçüt ise yöntem ve fikirleri açıkça ortaya koymaktı yani dünyayı yeniden incelemekti.”

Yeteneği olan herkese açılan kapı

Bauhaus’taki tasarım tutkusu, bilginin ve yaratıcılığın kesişimiyle şekilleniyordu. Okulda eğitmenlerin verdiği derslerin ana ekseni de buydu. Hazırlık kurslarında önceleri sanatsal konular ağırlıktayken 1920’lerin ikinci yarısından itibaren teknik konular birkaç boy öne geçirilmişti. Özellikle atölyelerde bu çok daha belirgindi: “Atölyelerde pratiğe yönelik çalışmalar Bauhaus eğitiminin kalbiydi. Atölyeler, biçim ve iş ustası tarafından yönetiliyordu. Weimar dönemi atölyelerinde, taş ve ahşap işlenmesinin yanı sıra diğer atölyelerin işleri tamamlanıyordu. Her iki atölye de Dessau döneminde plastik sanatlara yoğunlaştı.”

Bunların dışında demir işleme, marangozluk, grafik baskı, seramik, sahne, cam boyama, fotoğrafçılık, duvar boyama, reklam ve dokuma gibi atölyelerde öğretim veriliyor ve üretim yapılıyordu Bauhaus’ta.

Gropius, öğretim ve üretimin amacını ‘hayatı, zanaatı ve sanatı aynı çatı altında toplamak’ diye özetlemişti. Garzanlı, bunu açıklıyor: “Devlet okulu olan Bauhaus’u Gropius, zanaatkâr ve sanatçılar arasındaki bölünmeyi ortadan kaldırmak amacıyla kurdu. Bauhaus çalışanları, ortaya koyduğu işlerle toplumsal farklılıkları sıfırlamak istiyordu (…) Sanat, tekrar toplumsal görevlere hizmet etmeliydi, sanatsal zanaatlar ve tekil disiplinler arasındaki ayrım yok edilmeliydi. Akademik eğitim yerine Bauhaus çoklu eğitime, yaratıcı yönelimlere ve öğrencilerin tasarımsal yeteneklerinin ortaya çıkarılıp geliştirilmesine odaklanmıştı. Okula kayıt yaptırmak için geleneksel akademik şartlar ortadan kaldırılmıştı; yeteneği olan her genç insan, bitirdiği okuldan, cinsiyetinden ve geldiği ülkeden bağımsız olarak Bauhaus Weimar’da eğitim alabilecekti.”

‘Zarafetin öldürülüşü’

Tasarlananları ve üretilenleri ‘yapı’ diye adlandıran, yapının da bütünüyle bir sanat eseri olması gerektiğini savunan Bauhaus eğitmenleri, 1920’lerde bir avangarda imza atıyordu. Garzanlı’nın ifadesiyle Bauhaus, ‘Almanya sınırlarını aşan bir sanatçı kolonisiydi.’ Fakat bu koloninin ikinci durağı olan Dessau’daki ahali, 1920’lerin sonlarına doğru sesini yükseltmeye başlamıştı: “Kente yapılan yeni ve çok ucuz olmayan Dessau-Toerten Konutları şehir sakinlerini kızdırmıştı, diğer yandan Bauhaus’taki özgür yaşam tarzı hoş karşılanmıyordu. Arka planda, ekonomik kriz ve enflasyon durdurulamazken Bauhaus’un sahnesi, okumaları ve kültürel etkinlikleri bazı kesimlerce olumsuz karşılanıyordu.”

1931’de, Bauhaus’un Dessau’daki faaliyetlerine belediye meclisinde çoğunluğu elde eden Naziler tarafından son verilince okul Berlin’e taşındı ve 20 Temmuz 1933’te kesin olarak kapatıldı. Okulda eğitim verenlerin üretimlerini yakından izleyip destekleyenler, Bauhaus’un kapatılmasını ‘zarafetin öldürülüşü’ diye yorumlamıştı.

Peki, ya sonra?

1933’ü izleyen yıllarda, Bauhaus’un fikirlerinden ve yapısından etkilenenler Avrupa’nın çeşitli noktalarında, ABD’de, Sovyetler Birliği’nde, Türkiye’de, İsrail’de, Filistin’de ve Meksika’da benzer merkezler, enstitüler ve okullar açtı, öğrenciler ve geleceğin eğitmenlerini yetiştirdi.

Bauhaus, Laszlo Moholy-Nagy’nin ‘Tasarım yapmak bir meslek değil, bir davranış şeklidir’ ve Gropius’un ‘Akıl, şemsiye gibidir, en iyi açıkken işler’ sözünü hayata geçirmişti. Okuldan kalan en önemli mirasın başında bunlar geliyordu.

 

* Kültür Servisi