İnsanlık tarihi dediğimiz şey, insanın insan olarak var oluşunun serencamını anlatan, insanın biyolojik bir varlık olmaktan sosyolojik ve psikolojik bir varlık olmaya doğru giden yolculuğunun adıdır. Biyolojik varlığını sürdürebilmek için bir özsavunma aracı olarak kurduğu toplumsallık, insanı diğer canlılardan ayıran sürecin başlangıcını ifade ediyor. Böylece sadece biyolojik bir varlık olmanın ötesine geçen insan, diğer var olma biçimlerini koruyabilmek için de yeni özsavunma mekanizmaları geliştirmek zorunda kalmıştır. Bilgi ve deneyim aktarabilme yetisi üzerinde geliştirdiği her savunma mekanizması, insan denen canlıyı daha karmaşık, daha sofistike bir canlı haline getirmiştir.

Din, felsefe, bilim ve sanat ve ideoloji insanın tarih boyunca geliştirdiği en güçlü savunma araçlarıdır. İnsanın yeryüzündeki varlığına daha çok da ruhsal varlığına bir anlam kazandırma, gerekçelendirme, dolayısıyla var olabilmesini koruyabilme arayışlarının ürünü olarak ortaya çıkmıştır bu disiplinler. İnsanın kendini ontolojik izahı, kendini insan olarak hissetmeye başladığı günden bugüne kadar yakıcı bir sorun, bir gereksinim olarak süregelmiştir.
Bir kişinin varlığını ve var olabilmesini ikinci kişiye tamamlamasıyla başlayan ve adına toplumsallık dediğimiz süreç, aslında bir olanın bir diğer bir olana kendini anlatmasıyla başlar. Böylece bir, diğer bir ile bir anlamlaşma, ortak anlam kurma sürecini başlatmıştır. Anlatmak, anlamak, anlaşılmak, ortak anlam kurmak, toplumsal inşa süreçlerinin en temel eylemleridir. Bu ortak anlam kurma ve kültürleşme süreçlerinin karakterleri ve eylem biçimleri toplumsal karakterin şekillenmesinde örneğin demokratik bir toplum olmasında, işgalci bir topluluk olmasında, üretici bir toplum olmasında temel belirleyicidir.
İnsan toplulukları ortak anlam üretme süreçlerini ne kadar bütünlüklü, derinlikli, çok çeşitli, çok yöntemli kısacası çoğulcu üretebilmişlerse o denli evrensel, eşitlikçi ve adaletli olan toplumsalı inşaya yakın olmuşlardır. İşte bir toplumun ortak anlam üretme süreçlerinde ulaştığı sanatsal üretim ve paylaşım yetkinliği aslında o toplumun en temel karakteristiğini ifade etmektedir.
Ortak anlam oluşturma sürecinin başlangıcı olan anlatma eylemi en güçlü ve en bütünlüklü ifadesine sanatsal anlatma biçimiyle ulaşmaktadır. İnsanın kişisel hikayesini anlatmasıyla başlayan ve buradan toplumsal hikayesini anlatmaya giden ve insanı çokluk olan içinde inşa eden süreç aynı zamanda sanatın inşasının da sürecidir. Yani sanat yalnızca insanın en etkili anlatma aracı değil, aynı zamanda da en eski anlatma aracıdır da. Buradan yola çıkarak sanatın temel olarak bir hikaye anlatma eylemi olduğunu iddia etmek, sanatı gerçek anlamıyla tanımlamaya kavuşturmaktır. Tarih denen ve daha çok merkezi uygarlık sisteminin, egemen güçlerin, devletin hikayesini anlatmaya dayalı anlam kurma biçimi binlerce yıldır adeta insanlığın ortak hikayesiymiş gibi çarpık bir gerçekliğe dönüştürülerek, çevrenin, emeğin, halkların demokratik birlik ve eşitlikçi, ortakçı anlam inşa etme hikayeleri manipüle edilmiştir. İnsanlığı ve uygarlığı, iktidar ve devleti merkez alarak anlatan bu hikaye kurma biçimi denebilir ki egemen güçlerin kendilerini tarih boyunca yeniden üretebilmelerinin, haklar üzerinde egemenliklerini sürdürebilmelerinin en güçlü aygıtı olarak işlev görmüştür.
Halkların, toplulukların, klanların, aşiretlerin binlerce yıldır anlattıkları insanlığın inşasına dair hikayelerin itibarsızlaştırılarak yerine egemenliğin sürdürülmesini ve ikame edilmesini sağlayan ve adına tarih denilen safsatanın mutlak hakikat olarak insan hafızasına kazındığı süreç ancak halkların, toplulukların, tüm dini, etnik, coğrafi toplulukların iktidar merkezli hikayeleri dinlemekten vazgeçerek kendi topluluk tarihlerinin hikayelerini anlatmalarıyla yeniden insanın ortak cennetinin hikayesine ve yaşamına dönüştürülebilecektir. Her halkın her topluluğun kendine özgü bir hikaye anlatma biçimi vardır ve bu anlatım, o topluluğun en temel özsavunma aracıdır. Bu hikaye anlatma biçimlerinden söz etmek ise başka bir yazının konusudur.