Dünyada coğrafyanın ve yeryüzü şekillerinin biçimlendirdiği yaşam tarzları toplumlar, kültürler ve bireyler üzerinde çeşitlilik arz eder. Bu farklılık sanatın tanımlanmasında değişikliğe sebep olur. Hal böyle olunca sanatı tanımlamak da zor oluyor. Ama ana hatlarıyla sanatı şöyle tanımlayabiliriz: İnsanların yaşam içerisindeki eylemlerinin topluma, estetik kazandırılarak sunuluşudur. Seslerin, insan hareketlerinin ve doğanın ruhlara hitap şeklidir sanat.
İnsanlar düşünme ve anlama yeteneklerini kazanmadan önce diğer canlılardan farklı değildi. Sadece belli bedensel ihtiyaçları gidermek için mücadele ederdi. Ama doğayı ve etrafını anlayıp, tanımlamaya başladığında, doğa içerisinde güzelliğin temsilcisi olarak ön plana çıktı. İnsanın gelişen zekası ve duygusallığı bu güzelliğini ön plana çıkarır. Sanat ise oluşan bu güzelliğe derinlik ve yoğunluk kazandırır. Çünkü sanat, ruhun ve düşüncenin besin kaynağıdır. Bedenin kendi yaşamını idame ettirmek için aldığı besinler ruhu beslemez. Ruh sanatla beslenir. Nasıl ki buğday tarlada olduğu gibi yenilmiyor ve açlığı gidermiyorsa; “ruh” da gördüğümüz, duyduğumuz ve işittiğimiz şeyleri değişime uğratmadan beslenemez.
Ruhu sanat besler. Çünkü sanat bu eylemleri değişime uğratarak ruha sunar. Değişime uğrayan bu eylemler hem ruhtaki duygu ve düşünceleri besler, hem de duygu ve düşünceleri biçimlendirir. İnsanda biçimlenen bu duygu ve düşüncelerini yaşamsallaştırır ve dışa yansıtır. Sanat yaşamsallaşmış duygu ve düşünceler olduğu için konusu yaşama dair olan her şey olur. Mesela bir çömleği ele alırsak; çömlek özensiz ve kaba yapılırsa bir nesne ve alet olmaktan öteye gidemez. Ama bir çömlek üzerine özenle nakşedilen resimlerle yapıldığı zaman sanatın icrası olur. Bir nesne, bir çamur yığını olmaktan çıkar. Yapan kişinin sanatı olur. Çömleğin üzerine çizilen her çizgi, her resim, duygu yüklü olur. Düşünülenin ve yaşanılanın aktarımı olur. Anlam yüklenince de bir estetik ortaya çıkar.
Sanat olmasının farkı da burada ortaya çıkar. Sanat görmedir, işitmedir, dokunmadır. Sanatı yapan kişi sadece bakmaz, aynı zamanda görür. Bir dağ zirvesi, sanatçı olmayan veya hayata sanatsal bakmayan biri için sadece bir dağ zirvesidir. Taşın, toprağın, karın birlikte oluşturduğu bir yığındır. Ama hayata sanatsal bakan biri için tuvale nakşedilmeyi bekleyen heybetiyle asi, bıraktığı etki ile coşkulu, doruğunda bulunan her kar tanesi başkaldırıyı harlandıran soğuk kıvılcımların resmidir. Sanatçı kendini dağda görür, dağı ise kendisi olarak hisseder.
Sanat, yaşama dair olan her şeydir. Yaşamın her anında bir sanat eseri gizlidir. Modern sanatın geldiği nokta, bu gizlerin farkına varmakla olmuştur. Yaşamın tahmin edilemeyecek kadar az bir kısmının uyarlanmasıdır modern sanat aslında. Çünkü hayatlar o kadar sonsuzdur ki, hepsinin farkına varmak imkansızdır. Müzik sanatı, bu imkansızlığa bir örnektir. Müzik sanatı da seslerin çok az bir kısmının ritme kavuşturulmasıdır. Doğaya ve doğanın çetin şartlarına karşı mücadele edip hayatta kalmayı başaran insanlar doğada farklı seslerin olduğunun farkına vardılar. Yağan yağmurun toprağa çarparken çıkardığı ses, ağaç dallarının rüzgar uğultusuyla çıkardığı ses ve hatta ayaklarının altında ezilen yapraklarında farklı sesler çıkardıklarını gördüler. Ama bu sesler ritimsiz ve düzensiz çıkıyordu. Bu sesleri insanlar doğadan kendilerine gelecek zararlar için uyarı ve hayvanları avlamak için yardımcı olarak kullanıyorlardı.
Mesela ava giden insanlar geyiklerin birbirleriyle çıkardıkları sesler yardımıyla anlaştıklarını gördüler. Avladıkları geyiklerin boynuzlarına üflediklerinde geyiğin sesinin aynısının çıktığını gördüler. Boynuzları kullanarak daha çok geyik avlamayı öğrendiler. Kontrol edebildikleri bu sesi bazen eğlencelerinde de kullanmaya başladılar. Sonradan bu üflemeli çalgıyı geliştirip, kamışlardan çalgı yapmaya başladılar. Günümüzdeki klarnet, flüt, kaval, saksafon vb. üflemeli çalgılar aslında geyik boynuzundan ve kamıştan gelmektedir. Nitekim diğer çalgılar da böyle bulunmuştur. Sonrasında ayinlerinde ve özel günlerinde bu sesleri kullanmak istediler. Zaten ayinlerin ve dansların en önemli enstrümanı vurmalı çalgılardır.
Bugünkü davul, darbuka, def, bateri, taşa ve ağaca vurulduğunda çıkan sesin kontrol edilmesiyle oluşmuştur. Müziğin kendisi doğadandır. Aletleri de doğanın parçalarından meydana gelmektedir. Zaten sanat doğadan ayrı ve başka bir şey değildir. Doğanın dillenmesidir. Müziğin ilk çıkışları doğanın nasıl sanatın yaratıcısı olduğunun kanıtıdır. Ne sanat doğasız düşünülebilir ne de insan doğası sanatsız. Doğa sanatın özünü besler, sanat insanın özünü besler. Kuşkusuz doğa-sanat ve doğa-insan, sanat-insan ikilemleri ve üçlemi ruhun kutsiyetini tanımlamaktadır.
YAKUP KIRMIZI / Erzurum H Tipi Cezaevi
Sanatsal doğa doğasal sanat