Üç devrimci kadın; Sara, Rojbin ve Ronahi’nin katliamının yıldönümü! Bilgisayarımın başına geçtim. Bir şeyler yazmak istedim. Yazdım, sildim! Yazdım sildim! Bir şey beceremediğimi, daha doğrusu o üç yiğit insanı anlatacak kelimeleri yanyana getiremiyeceğimi anladım! Zaten gazetemizin güçlü kalemlerinin konuyla alakalı yazılarıyla bana fazla birşey bırakmadıklarını, o kahramanlara hakkını teslim ettiklerini gördüm!
Bana kalan Sara ile olan ve belki de onun katledilmesine neden olan bir anımı okuyucularımızla paylaşmak oldu. Hatırladığım kadarıyla katledişinin bir yıl kadar öncesiydi. Erdoğan Brüksel’de, AB Parlamentosu’nda insan hakları konulu bir konferans verecekti. Bunu protestoya hazırlanan bir grup aydın beni de haberdar ederek, katılmam ricasında bulunmuşlardı! Sabah erkenden bir arabayla hareket ettik. Parlemento yakınında bir kahvede bekleyen arkadaşlara katıldık.
Toptan gidilmesi durumunda engelleneceğimizi düşünerek küçük gruplar halinde parlamento alanına yürüdük. Oraya vardığımızda o alanın tel örgülerle polis korumasına/kordonuna alındığını ve kimseyi alana sokmadıklarını gördük. Ancak çok erkenden, daha polis kordonu yokken aralarında Sara’nın da bulunduğu bir grubun içeri girerek parlamento binasının giriş basamaklarında beklediği görülüyordu.
Hava oldukça soğuktu! Üzerimde Avrupa malı modern(!) bir palto vardı. Avrupalı havasıyla girebileceğimi düşündüm! Ayrıca basın kartımı da hazırladım. Bunu bize refakat eden arkadaşa da söyledim. Yani onayını aldım! Kimliğimi çıkarmadan markalı paltomla sessizce yürüdüm. Tel örgülü kapıyı tutan polisler birşey sormadan yol vererek beni içeri aldılar!
Merdiven basamaklarında bekleyenlerden tanıdıklarla selamlaştık/kucaklaştık! Sara her zamanki sıcaklığıyla beni kucaklarken, ''Sağol Hocam! Zahmet etmişsin…'' dedi. Avrupa’ya gelişinde alanlarda/salonlarda karşılaştığımız Sara birkaç yıl önce bize gelmiş ve birkaç gün kalmıştı. Ailece geçmişe yönelik sabahlara kadar süren uzun sohbetlerimiz oldu. Doyum olmayan anlatımları, katledilişinden sonra basılan ''Hep Kavgaydı Yaşamım'' isimli iki ciltlik kitapların kısa bir özetiydi. Ayrılırken, kendisini tren istasyonuna getirdik. Tren kapısına kadar beraber olduk. Tek başına, yalnız gitmesinin doğru olmayacağını söylediğimizi de hatırlıyorum.
Anlatımlarının özeti; baskı ve zulmün kör kalesi Amed zindanının pencerelerinin camlarına yazdıkları; ''Şehitlerimizin başı için yemin ederiz ki, küçük bir grupta da olsak sımsıkı kenetlenecek ve Kürdistan’ı bağımsızlığa kavuşturana dek mücadele edeceğiz!'' yeminiydi. Ve bu kararlı yeminini Önder Apo’nun özgürlüğüyle tamamlıyordu!
Asıl meseleye dönersek, insan hakları ve demokrasi karnesi oldukça düşük/zayıf olan Erdoğan’a karşı demokratik bir tepki amaçlı bu eylemimizi gerçekleştirmek için ilgililerle/yetkililerle çözüm/izin trafiği yürütülüyordu. Aracı milletvekilleriyle konuşuluyordu! Adeta heyetler görüşmesi gibi uzadıkça uzadı! Tel örgülere dayanan oldukça kalabalık bir kitle vardı. Alana girmekte kararlıydılar ve girebilecek güçleri de vardı. Ama verilecek izni bekliyorlardı. Tercüman ve taraf durumundaki bir kadın arkadaş taraflar arasında koşturup dururken görevlerini yapmaya çalışan iki gazeteci (Ferda ve Erdal) alandaki polisin fiziki saldırısına uğradı.
Bunu gören Sara, isyan bayrağını kaldırırcasına tel örgülerin önünde bekleyenlere: ‘Heval! Hevall.. ne duruyorsunuz! Parçalayın! Parçalayın o telleri!’ demesiyle geri dönerek meclis giriş alanındaki polis kordonuna tetiklenen merminin namludan çıkan hızıyla dalışı bir oldu! Arkasından gitmek isteyen benim gibi bir kaç kişi onun açtığı/geçtiği birinci kordonu geçip ikinci kordonun önünde bekletilirken o üçüncü kordona dayanmıştı!
Amed’in kör zindanında zulüm/iskence zebanisi yüzbaşı Esat’ı elindeki tek silahı olan tükürükle boğduğu gibi son on yıldır başta Roboskî olmak üzere Kürdistan genelinde amansız/acımasız bir katliam yürüten Erdoğan’a da hayatı boyunca unutamıyacağı bir ders vermek istediği belliydi.
Erdoğan’ın medyası bu kareleri döne döne çevirdi, durdu! Hiç şüphe yok ki Erdoğan da gördü, öfkelendi, gereği için belki hemen o gün emir verdi! Ve sonra Sara ve özgürlük çiçeği iki yiğit Kürt kadını kiralık katillerce katledildi. Derin bir özlemle anıyorum!
Erdoğan’ın katliamcı siyaseti, Kandil ve Avrupa’daki kadrolara yönelik katletme tehditleri/planları, bu yolda atılan pratik adımları ve bu alçak cinayete sessiz kalışı, hatta ''Ohh.. iyi oldu!'' sevinci içine girmesi, Paris’in katliam ortağı gibi davranışı nazara alındığında insan; Roboskî’de olduğu gibi bu katliamda da tetiği çektirenin ''Erdoğan’ın kendisi (mi)dir!?'' demekten kendini alamıyor!