Öyle sınıyorum ki Türkiye sol hareketinde ya da Türk ve Kürt düşünce sistematiğinde en çok yanlış bilinen ve tartışılan kavramlardan biri laikliktir. Değerli filozof İoanna Kuçuradi laikliği şöyle tanımlar; “Laiklik bir devletin örgütlenmesini ve işleyişini nelerin belirlememesi gerektiğini; sekülarizm ise nelerin belirlemesi gerektiğini söylüyor.” Peki, buradan ne anlıyoruz? 

Öncelikle laikliğe göre devletin örgütlenmesi ve işleyişi temel insan hakları ilkelerine göre olacaksa hiçbir dini ve ideolojik değer yargısının bu örgütlenmede yani devletle yurttaş arasındaki ilişkilerde yer alamayacağını bu örgütlenmeyi ve işleyişi belirleyenin sekülarizm olduğunu anlıyoruz. Bu iki kavram düşünce sistematiğinde net olarak anlaşılamadığı için sorunlar yaşıyoruz. 

Çünkü devlet aygıtını ele geçirenler hemen kendi değer yargılarını devlet örgütlenmesine ve işleyişine dayatıyor. Türkiye’de bunu daha önce Kemalistler yapıyordu şimdi ise devlet aygıtını ele geçirmeye çalışan İslam eğilimli muhafazakarlar yapıyor. 

Her iki uç da bunu yaparak devlet ile yurttaş arasındaki sözleşmeyi dinamitliyor ve herkes kendi yurttaşı için devletin örgütlenmesi, işleyişini yeniden yapılandırarak devletin olanaklarını sadece kendi yurttaş algısı için kullanıyor. Bu durum iktidar ve muhalefet arasında da derin uçurumlar, onulmaz yaralar açıyor.

Oysa yurttaşlık hukukunda senin yurttaşın benim yurttaşım diye bir durum söz konusu değildir. Olamaz da. Devlet ve yurttaşlık hukukunda herkesin devletle mesafesi aynıdır, aynı olmalıdır. Bunu somutlaştırırsak; Eğitim bakanlığı ilkokullarda ne türban, ne haç ne de orak-çekiç ya da gamalı haçın vb. gibi sembolleri ya da ritüelleri bu benim yaşam tarzımdır diye sunamaz. Çünkü bu durumda mesafe yani bu günlerde sıkça kullanılan “Kırmızı çizgi” diye bir şey asıl o zaman kalmaz.

Devletin ve devletlerin asıl koruması gereken tam da bu çizgidir. Bu çizginin çiğnendiği her durum ise saray ya da devlet ve kul ilişkisine dönüşür. Kul ya da tebaa olmak ise yaşamı tamamen devletin erk alanına bırakmak ve köleliğe bile isteye razı olmaktır.  

Bu ilkelliğe geri dönmektir. 

İnsanın kendi onurunu ve iradesini yok saymak onu kendi elleriyle çiğnemektir. Bu gün Türkiye’de karşı karşıya kaldığımız temel problem budur. Çünkü birileri tebaa olmayı istemektedir. Yani insanın temel haklarını yok saymaktadır. Türkiye’de bu isteme karşı yıllardır direnen özgürlük sevdalısı Kürtler ve Türkiye sol hareketinin verdiği mücadele elbette takdir edilmesi gereken bir mücadeledir. Bu mücadelenin eksik ve hataları olmakla birlikte bu iki kesim gericiliğe karşı son kaledir. Bu iki kale düştüğünde ise saray kulluğu başlamış demektir. Son günlerde HDP’nin içinden çıkan laiklik karşıtı ses de “Saray kulu” olmayı isteyen ve Laik Kürt ve Türk özgürlük hareketini boşa çıkarmak için çabalayan sestir bu çizgi HDP içindeki Altan Tan çizgisidir. Altan Tan’ın "…Bu savaş stratejisi devam ederse ve ağırlıklı sol, sosyalist, seküler söylem devam ederse farklı oluşumlar olabilir. Siyaset boşluk kabul etmez" sözü hem Kürt özgürlük hareketine hem de yurttaşlık hukukuna karşı geliştirilen bir söylemdir. 

Bu söylem laiklik ve seküler yaşam tarzını yani yurttaşlık hukukunun çok da anlaşılamadığının göstergesidir. Bu söylem aynı zamanda “Saray’ın kulu” olmaya yatkınlık ruh halidir. Kürt Özgürlük hareketine aba altından sopa gösteren Altan Tan çok istiyorsa çevresindekilerle beraber “Saray kulluğu” yapabilirler. Zaten Kürtlerin, Ermenilerin “Saray kulları” var bunlara Tan ve çevresindekilerin de katılması çok da önemli değil en fazla “Havuz Medyası” yeni bir devşirme yorumcu bulur kendine.  Öyle sanırım ki Demirtaş’ın, “Yol ayrımında olan biz değiliz. Yolunu şaşıranlar kendilerini bulacaktır.” Sözü “Saray’ın kılı ve kulu” olmak isteyenlere verilen en güzel cevaptır.