Parçalanmış Türkiye solu iki kanlı darbeyle ezildi. Bu iki kanlı darbe, henüz yeni yeni solun kitle tabanı haline gelmeye başlayan işçi sınıfının sendikal hareketini yıktı. Fabrikaların etrafındaki gecekondu semtlerinin "şehirleştirilmesi" ve "fabrikaların" bu şehirlerin dışına, "ıssız yazılara" taşınmasıyla birlikte, "solun" zaten zayıf olan sosyal tabanı büyük ölçüde tasfiye oldu. Daha birinci TİP zamanında sola kayan Alevi toplumu, o solun kendi içinde parçalanmasıyla bin parçaya bölündü. Bölünmüşlüğün yarattığı "zayıflık" Maraş, Çorum, Sivas katliamlarıyla "paniğe" dönüştü. Özellikle Türkmen Alevilerin CHP’ye "sığınması" rastlantı değil.

"İşçi ve Alevi Sosyal tabanını neredeyse tümden kaybeden" sol "kurumuş denizde karaya oturan teknelere" benzedi.

Sonra?

Sonra, tıpkı Fatih’in kadırgalarını "karadan" Haliç’e indirmesi gibi, sosyalist solun akıllı liderleri, "Batıdan Doğuya çekilen sulara" örgütlerini ulaştırmayı başardı; ilk "karadan denize" geçiş Kobanê denizinde "sosyalist bandralı" teknelerin görünmesinden sonra zirveleşti. Sonrası geldi. Bugün "yeniden yüzmeye başlayan" tekneler, Batıda suların yeniden kabaracağı günlere hazır hale gelmeye başladı.  

Türkiye "iki bölge" "tek devlet"… O "tek devlet" Batıda "kuvvetli", Kürdistan’da ise sadece "kuvvet". Tabanı yok. Yani yarın Batıda "sular bir karış yükselse", o "kuvvet" bir günde "kumdan kaleye" dönüşür.

Rejimin stratejik zaafı ve taktik kuvveti işte bu durumdan kaynaklı. O nedenledir ki, HDP’nin "Türkiyelileşeceği" 7 Haziran’da anlaşılır anlaşılmaz, sistem kendi elleriyle kendisini bugünkü kanlı kaosun içine soktu. Bu kanlı kaos Fırat’ın Batısını "sistemin tahkim edilmiş cephe gerisi" haline getirdi.  

Bu durumda "rejim", Batıda "sular yükselmedikçe" ayakta mı kalacak?

Hayır. Rejimin bir başka zaafı daha var. Rejim kendi "milli sınırlarının" içinde kuvvetli ama sınırlarının dışında zayıf. Bu "dış zayıflık" içeride de "potansiyel bir zayıflık" yaratıyor. Türkiye "emperyalist sistemin" organik bir parçası. NATO üyesi. AB aday üyesi. Ekonomisinin temeli dünya kapitalizmiyle entegre. Böyle olunca, AKP’nin "dıştaki yalnızlığı", AKP’ye dayanarak "iş çeviren" sermaye ve bürokrasi çevrelerini her geçen gün biraz daha "tedirgin" ediyor, kimisi artık "yarınından" emin değil.   Çatlak, "Erdoğan-Davutoğlu" çatlağına "ha dönüştü, ha dönüşecek."

Bunun anlamı şudur: AKP kendi içinden "demokratik bir alternatif" çıkarma yeteneğini ve potansiyelini çoktan beri yitirdi. Ama AKP kendi içinden AKP’yi "yıkacak" bir "alternatife" gebedir. "Küçük AKP" diyeceğimiz MHP nasıl şimdi MHP’yi "yıkacak" olan bir başka "anti demokratik" alternatife gebeyse, AKP de öyledir. İkisi de krizdedir.

Bu ikilinin "krizini" demokratik bir alternatife dönüştürmeyi önleyen etken, yazının birinci bölümünde tasvir edilen "Batıdaki kuraklıktır". AKP ve MHP, Kürdistan’daki oyları hesaba katmadığımız durumda, Batıdaki nüfusun yüzde 75’lik "pasif" desteğine sahiptir. Bu "pasif" destek, "yargının", "yürütmenin" ve "yasamanın" "tek elde" toplanmasıyla oluşan "aktif devlet" gücüyle birleştiği için, rejim, tüm iç çelişkilerine rağmen ayaktadır. 

Ama "çelik putrellere" dayanan bu rejimde artık "metal yorgunluğu" süreçleri çalışıyor. Aniden çökecektir.

Nasıl mı?

Sistemin "kuvvetsiz" olduğu ortaya çıktığı gün, önce "zirve" parçalanacak, sonra "kuvvete tapan" milyonlar, çöken bu "çelik putrellerin" altında kalmamak için çil yavrusu gibi dağılacaktır.

"Kuvvetsizliği" nasıl ortaya çıkar?

"Sürekli direniş" sayesinde. Ezilmeyen direniş, rejimin kuvvetsizliğini gözler önüne serer.

İşte rejimin dokunulmazlıkları kaldırmak da içinde, Sur’da, Cizre’de, daha önce Gezi’de yaptığı "kuvvet gösterileri" kendi zaafını gizlemek amaçlıdır.

İddia ediyorum: Önce iki gazetecinin, sonra Dört akademisyenin tahliyesi bile, "kaos teorisyeni" Lorenz’in tabiriyle, bir "kelebek etkisine" yol açabilir, "rejimin kuvvetsizliğini" gösteren bu "minicik belirti" yarın binlerce akademisyeni, derken, yüzbinleri ve milyonları harekete geçiren bir "sonuç" doğurabilir…