Hayatını savaş karşıtlığına, komünizme ve politik sanat kuramına adayan devrimci tiyatrocu Bertolt Brecht, savaş karşıtlarının mottosu haline gelen küçük bir şiir yazdı. Duvara Tebeşirle Yazılan Şiir sadece üç dizeydi: 


“Savaş istiyoruz!” /En önce vuruldu/ Bunu yazan 


Hayatının yarısını sürgünde geçiren Brecht’e bu dizeleri yazdıran, hiç kuşkusuz savaşın taraf tanımaz yıkıcılığıydı. Çünki savaş meydanları, en çok da onu isteyenlerin cansız bedenleriyle doluydu. Çünki savaş, onu çağıranı, güzelleyeni ve politika haline getireni de öldürüyordu. Fakat bugünün -dünün, yakın/ uzak geçmişin- Türkiye’sindeki savaş gerçeğini kavramakta bu analoji yetersiz kalacaktır. Zira hem bugün hem dün hem de ondan önceki tüm zamanlarda, bu ülkede en önce vurulanlar, duvarlara “Savaş istiyoruz!” değil “Barış istiyoruz” diye yazanlardı. Brecht, Nazi Almanyası’nda değil burada yaşasaydı, yıllardan beri barış isteyenlerin akıbetini gördüğünde bu şiiri kuşkusuz başka şekilde yazacaktı. 

Evet, yıllardan beri Kürdlerin, barış yanlılarının, bu ülkenin duvarına tebeşirle yazdığı şiir, tek dizeydi: “Barış istiyoruz.” Ve hep, en önce onlar vuruldu. 10 Ekim günü Ankara’da olduğu gibi. Devletin yürüttüğü savaş politikalarına karşı çıkmak için, sivil toplum kuruluşlarının “Savaşa inat, barış hemen şimdi”, “Acil barış, acil demokrasi“ şiarıyla düzenlediği barış, emek ve demokrasi mitingi, Türk devletinin katliam tarihinde, en büyük katliam olarak yerini aldı. 

10 Ekim günü Ankara Garı, art arda yaşanan iki patlamayla, ellerinde barış/aşitî yazan dövizlerle meydanları dolduran, halay çeken 102 barış yanlısının kanına bulandı. Türk devleti, istikrarını korudu. Tıpkı 5 Haziran’da Diyarbakır’da ve 20 Temmuz’da Suruç’ta olduğu gibi katliama göz yumdu ve alanda can çekişen yüzlerce insana yardım etmeyerek gazla, tomayla ve polisle saldırdı. Görgü tanıklarının o gün yaşananlarla ilgili anlattıklarında en çok dikkat çektikleri nokta da buydu. 

“Sıhhiye yönünden gara doğru gelen polis, gaz kullandı. Bizim olduğumuz yere üç gaz bombası düştü. Yaralılara müdahale edemez hale geldik ve baygınlık geçiren arkadaşlarımız da oldu. Gaz doğrudan yerde yatan arkadaşlarımızın ve bizim üzerimize atıldı. Sonra TTB’den görevliler geldi. Dakikalarca müdahale ettiler. Ancak sonuç elde edemedik. Ambulanslar geldiğinde iki arkadaşımızda da hiç yaşam belirtisi kalmamıştı. Ambulanslar çok geç geldi."  

Patlama anını yaşayan herkes aynı şeyi söylüyordu: "Yaralılar var, müdahale edemiyoruz!" 

Devlet, daha önceden bilgisini aldığı saldırıyı engellemediği gibi, saldırı sonrası hayatta kalanların da canına kast etmişti. Böylece katliam bilançosu çok daha ağır oldu. Bu, Türk devletinin variyetini üzerine kurduğu en temel yapı taşıydı çünki. Öldür, öldürmediğini/öldüremediğini sindir, hiçbir şey yapamaz hale getir. 

10 Ekim günü ve sonrasında yaşananlar da bunun tatbikiydi. Miting öncesinde saat 24:00 ve 09:00 arası Ankara girişindeki yol uygulamasına ara verilmiş, canlı bombalar da alana sabah saat 08:30’da girmişti. Devlet, aldığı istihbaratı gözardı edip canlı bombalar için koridor açmış oldu. Ve yüzlerce insan, dillerinde barış sloganlarıyla, devletin savaş politikasının en kirli oyununun kurbanı oldu. 

Fakat katliamın yarattığı yıkım, yalnızca miting alanıyla sınırlı kalmadı. Çünki Türkiye’nin katliamlar tarihine bakıldığında, katliam sonrası yaşananların çok daha ağır olduğu görülmektedir. 10 Ekim sonrasında, o günü gölgede bırakan olaylar neydi? Polisin cansız bedenlere, yaralılara ve onlara yardım etmeye çalışanlara uyguladığı şiddetten bahsetmiyoruz sadece. Devletin basın-yayın organlarının ve devlet yetkililerinin kötücül, insanlık dışı argümanlarından bahsediyoruz. Yine tıpkı Diyarbakır ve Suruç patlamaları sonrasında olanlar gibi... 

“Bu meydan kanlı meydan diye şarkı söylüyorlar, demek ki kendileri yapmışlar”, “Bu patlama kimin işine yaradıysa fail de odur”, “HDP’nin seçim çalışması Ankara’daki çocuklara kıyılarak yapıldı”... Bunlara benzer birçok yorumla katliamı yaşayanların acılarına tuz basıldı. Yazık ki bu argümanlar, yalnızca devlet kanadında üretilmiyordu. Çünki devletin kanlı ideolojisi; bazen gazeteler, bazen tv kanalları, bazen muhtarlar, bazen mahalle bakkalları, hatta bazen de kapı komşusu olarak hayatımıza sızıyordu. 

Çevremizde, kapımızın önünde, evimizin içinde ağzından kan damlayarak konuşan birbirinden iğrenç kadın ve adamlar, hep bir ağızdan yaşadıklarımızı hak ettiğimizi; bizim bizden başka düşmanımızın olmadığını söylüyorlardı. Peki biz tüm bunları neden hak ediyorduk? Söz konusu tek dize yüzünden. Elimize aldığımız her tebeşirle, önümüze gelen her duvara aynı cümleyi yazdığımızdan: "Barış istiyoruz!" Bu yüzden ilk kurşunu bize sıktılar. 

Ghandi’ye "Sıkılmış yumruklarla el sıkışamazsınız" lafını söyleten pratiği, biz defalarca, yüzlerce defa yaşadık. En ağırlarından biri olarak da 10 Ekim’de, Ankara Garı’nda. Bugün, katliamın yıldönümünde, tebeşirimizin üzerindeki kanı silerek, yıkılan duvarlara yine aynı şeyi yazıyoruz: “Barış istiyoruz!”