İkinci Dünya savaşında geliştirilmiş, Kore savaşı ile kazançlarını katlamış Amerikalı silahçılar, 1960’ların başında elde kalan stokların eritilmek için, yeni bir büyük savaş istiyorlardı. Savaşın başlangıç yerini de seçmişlerdi. Rusya ve Çin’in de müdahil olacağı ve dolayısıyla genişleyeceği hesabıyla Güneydoğu Asya…
Savaş için her şey hazırdı. Yeni tanklar, toplar, son sistem tüfekler cephaneleriyle, dizi dizi helikopterler tüketicisini bekliyordu. Kiralanmış propaganda kalabalıklarının öncülük ettiği dangalaklar kalabalığı bile sokağa çıkmış, “savaş” diye bağırmaya başlamış, fakat Başkanı John F. Kennedy, bir türlü “vatansever” yola gelmiyor, Vietnam’a bomba yağdırma emrini imzalamıyordu.
Neyseki, Başkan 1963 yılında, atılan tek kurşunla öldürülüyor, Oswald adında biri katil adayı olarak yakalanıyor, fakat “galeyana gelen” bar işletmecisi Ruby, tarafından korumalar ordusu arasında vuruluyor, Ruby de esrarengiz biçimde ölünce derin bir esrara bürünüyor, neyse ki, yerine gelen Johnson savaş sektörü Lordlarını sevindiren emirnameyi imzalıyor, Amerika’nın tarihi kurtarıcılık onuru kurtarılıyordu.
Baldırı çıplak dangalaklar savaşı, yer yüzündeki servet ve zenginlik düşmanı Komünistlere ders verme olarak alkışlayadursun, elde hazır bekleyen yeni buluş tüfeklerin, toplar, tankların ambalajı açılıyor, fişek kutuları sıralanıyor, stoklar bir anda eriyince üretimin hız düğmesine basılıyor, akbabalaşan savaş baronlarının ağzı kan kokmaya başlıyordu.
Oğullarını tabut içinde, sağ kalanları yarı deli, ruh sağlığının sigortası atık halde teslim alan annelerin isyanına kadar, savaş vatanseverlik diye kutsanıyordu.
Fakat, savaşa savaş açan annelerin isyanı ile her şey tersine dönüyordu. Unutulmaz Gazap Üzümleri ve Bitmeyen Kavga’nın efsanevi yazarı John Steinbeck bile haksız savaşa destek verdiği için parıltısını kaybediyor, bir milyon kadın başkanlık sarayını muhasara altına alıyor, savaş tazminatları geri savruluyordu.
İnsan olmak buydu.
Bir de dünün İran ile Irak’ına bakıyoruz. Orada yoksulluk başa belaydı. İnsanı insanlıktan çıkarıyordu, bu bela. Kendi vicdanını ekmek niyetine yediriyor. Evladının kanıyla karnını doyururken, “Allaha şükür” çekiyordu, insanlar. Bu çürümeydi. İnsanlıktan çıkma…
1980’lerde biri ötekini İslam dışı sayarak gırtlağına sarılıyor, her biri kendi ölüsüne şehit diyor, geride kalan eşine yeni koca buluyor, anne, babaya para veriyor, onlar da “Allaha şükür, evladımız şehit oldu” diyorlardı.
Yoksulluk, insan insanlıktan çıkarıp, evladının kanıyla beslenen yaratık haline getirmesi bir yana TC’de Kürtlere muhtaçlık hallerde “din kardeşi” deniyordu. Ama öylesine dindaş, din ortağı, din kardeşi ki, biraz ötede düşman, onu boğup, sesini kısmaya koşan Türk, ayağı kayıp ölünce “şehit” olmuş oluyordu.
Türk devleti de, ölümleri kutsarcasına kendi ölenlerinin yakınlarına para, ev, çalışmak isteyenlerine iş veriyordu.
Türk gazetelerinden biri dün, beli bükük, avurtları birbirine geçmiş bir yaşlı adamın fotoğrafının altına, “şehidimizin babası, çöplüklerde kağıt döküntüleri toplayıp satarak, oğluna harçlık gönderiyordu” diye yazıyordu.
Bir gazete de geçenlerde, bir başka cenazedeki babanın ayağı ertesi gün gazetenin ortasında yer almıştı. Fotoğrafın altında “şekilde görüldüğü gbi” deniyordu, “acılı babanın ayakkabısı delik” diye yazıyordu.
Oğulları ölene dek hatırlanmayanlar, her nedense birden bire kıymetleniyor, onlar da devletin şevkati karşısında “Allaha şükür” diyorlardı. Ne içindi şükür bilemiyorum.
Asıl kesintisiz şükür çekenler ise din, iman laflarına vatan, millet, Sakarya söylemini ekleyip, kasalara para istifleyen yeni Türk seçkinleriydi.
Savaş, bunlar için düğün, bayramdı. Kimileri silah temin eden aracı, kimi kumanya elbise, don, fanila, postal, su satıcısıydı.
Bülent Arınç’ın deyimiyle “Allah verdikçe veriyor”du. Savaş yolları, kale gibi korunaklı kışlalar, kum torbalarını dizmek kazançtı.
İnsanlar öldükçe, dincilerin serveti artıyordu.
Düne kadar cami külhanında yatıp kalkan, eli, yüzü isli, üstü küf kokan tarikatçı ölüm taciriydi. Tarikatın medyası, rakiplerini kutsal ordunun kutsanmış neferlerine at, eşek, domuz eti yediren gösterip onları saha dışına atıyori kendisi aynı eti okunmuş, üflenmiş cinler, kötü perilerden arındırılmış, helal cinsinden kesilmiş olarak sunuyordu.
Amerika’da savaşa karşı ayaklanıp, Beyaz Saray’a yürüyen anneler hareketinin nafile yere bekleniyordu. Türk ırkçılığına karşı, Güney Afrikalı beyaz Nadine Gordimer’in benzeri vicdani çıkışın belirtisi yoktu. 
Ölüm tacirleri melek rolündeydi. Korkunç olan buydu…