Açlık grevi iki ayı geride bıraktı, kimileri açlıkta üçüncü ayına girdi. Ölüm haberlerinin eli kulağında.
Açlık grevleri, esir mi, rehine mi belli olmayan Kürtlerin, hayatlarını ortaya koyarak insani taleplerini sunmasıdır. Topyekün savaş dayatanlara, insanca seslenmesi…
Bütünüyle insani bir çağrı bu. Fazladan bir şey de istemiyorlar. Yalnız insanların değil, hayvanların, yer yüzündeki bütün yaratıkların da sahip olduğu sedalarını istiyorlar. Seslerini, kelimelerini, dilleriyle yaşamayı, esir alınmış liderlerine insanca davranmayı istiyorlar.
Dünyanın dört bir yanına dağılmış Kürtler, bu insanca istekle, açlık grevindeler. Zalimin utanması yok. Bunu biliyorlar. Ama belki zalime destek verenler, Kürtlere “terörist” dedikleri için utanır umuduyla, dünyanın dört bir yanında ölüme yattılar.
Belki bu vesiyle Kürtlerin ayak altı edilmiş insanlık arayışında olduğunu anlarlar, kim bilir…
“Onurumuz için dağda ölürken, bize terörist dediniz” diyorlar dünyaya. Fakat, içeride AKP mevziinde, vicdanlar ölü...
Başbakan, “ne yaparsa yapsınlar” diyerek, ölümden sevinç çıkarma hazırlığında adeta. “Blöf” sözünü küfür niyetine savururken, yüzünde kin damarları seğiriyor, bu arada üst dudağı, düşmanına hırlayıp diş gösteren kurdunki gibi yukarıya kıvrılıyordu.
Aynı Başbakan, parlamento kürsüsünde, bir zamanlar “o kötü, ben evrensel adaletten yana ve temizim” dercesine, Dersim üzerinden Atatürk rejimini “kırım yapıldı” hükmüyle mahkum diyordu.
Oysa, devir alıp, sadakatle yüttüğü dava o günlerden kalma. Bir halkın dili, kendi varlığıdır. O varlığı yok etmek, yani soykırımı (dil yasaklamak da soykırımdır) gerçekleştirmek için topyekün savaş yürütüyor.
Dağlarda uçaklar, toplar, tanklar, helikopterlerin kullanıldığı, Kürt şehirlerinde insanlar ölmesin diye sokağa çıkanların gaza tutulması, coplanıp yere yıkılması, hapishanelerin doluluk oranıyla topyekün savaş.
Bu Dersim’in hızından kaybetmeden devamıdır. Aynı manzaralar, günün koşulları içinde, başka türlü ama yeniden yaşanıyor. Toplu kırım imkansız olduğundan, onun yerine tutuklama, Kürt şehir ve kasabalarını gaza boğma, geçerli.
Türk yasaları, o gün Kürtler için geçerli değildi. Bu gün değil…
Türk yasalarına göre parlamento üyeleri dokunulmazdır. Polis, onlara selama durmakla görevlidir. Ama Kürt parlamenterler oyakta tekmeleniyor, yumruklarla yere savruluyor, yüzlerine zehirli gazlar sıkılıyor.
Dincilerin demokrasisi budur. Kürtler, yanılgılarının bedelini ödüyorlar.
Halbuki Türk sağcılarından (dinci-ırkçı) ağzı yanmıştır, Kürtlerin. “Yeni Dersimler yaşatılmayacaktır” demesine rağmen, Demirel’e inanmamış ona oy vermemişlerdi. Erbakan’ın dinci söylemi, Tansu Çiller’in “ben de anayım” haykırışları karşılık bulmamış, fakat İran, Afganistan, Suudi Arabistan ve diğerleri göz önünde olmasına rağmen, kimi Kürtler dinciden demokrat çıkar, dükkanında evrensel hukuk bulunurmuş gibi kanıp, AKP tuzağına düşmüş, destek vermişlerdi.
Oysa bunların cibiliyeti belliydi.
Kimilerinin “derin devlet” dediği, AKP’nin temiz görünme pazarında “ergenekon” diye isimlendirdiği çelik çekirdek yapının sokak gücü dün de, “dinci”lerdi
Bu kesim geride kan izleri bırakarak geliyordu. 1960 sonrasının demokrasi arayışları bunların darbeleriyle kesintiye uğramıştı.
1969’da “Allahu ekber” sedalarıyla o sosyal tabanı camiye çağırıp, cihat çağrıları yapanlar, bu kere AKP derinlerinin yandaşı, kandaşı, yalakasıydı. O dönemde MTTB’ye tornadan çıkmış sopa istifleyen Kanlı Pazar’da baş rol oynayan kimileri etkin ve yetkindi. Fethullah Gülen’in kurcusu olduğu Komünizmle Mücadele derneği yok, ama diş gıcırtıları kulaklarda, yeni hedef ise Kürtlerdi.
Lüzumu halinde ırkçılık sosu Allahu ekber haykırışı üstüne dökülüyor, MHP ile bütünleşiyorlardı. Irkçılığın dinle sarmalı, Necaip Fazıl Kısakürek’e aitti. Maraş’ta, Malatya, Çorum, sonra yine Sivas’ta insanlıktan çıkarak kanda banyo yapanlar, “Allahu ekber” diye bağırıyorlardı.
Necip Fazıl Kısakürek, bu gün AKP tepelerinin ermiş muameleli örnek adamı, görüş ve düşünceleri ise yol gösterici, rehberdir. Başbakan Recep Erdoğan, sıkıştıkça onun adı ve sözleriyle sevenlerine seslenmektedir.
Ancak, rahmetli bir tuhaf adamdı. Sözü ayrı, özü ayrı duran, duruşu, yaptıkları, yürüttükleriyle, bambaşka yönlere akan, güvenden uzak bir garip kişilikti.
AKP’nin “ileri demokrasi” diye diye uygun adım Faşizme yönelmesi misali, o da doğrultusuyla dindar görünüşlü, aykırı duruş ve gidişli bir dinciydi. Dincilerin ne zaman ne yapacakları belirsiz, ama o, büsbütün içinden çıkılmaz bir fenomendi. Kumar masası, rakı sofrasından yalpalayarak kalkıyor, ayaklarını sürüyerek toplumsal yapının “alt tarafları” ile dindarlık yarışına katılıyor, camide onlarla namaza dururken, bazan başı secdeye yapışık kalıyor, sarsılınca yan devrilip horuldamaya devam ediyordu.
Aynı adam daha sonra iktidara yanaşıyor, onların nam ve hesabına, dini yayın yapacağı “Büyük Doğu” dergisi için para alıyor, o paralarla kumar borcunu ödüyordu.
Günümüzün AKP-Fethullah Gülen “liberalleri” Necip Fazıl’ın yolunda, onun taklitçileri mi bilemiyorum, fakat Kürtler içeride ve dışarıda dinci rejimin topyekün savaş şiddetine direniyorlar.
Bu bir savaştır. Savaşın masumu kim tartışması yersiz, ama tarih mazlumun, sonuna kadar kaybettiğini yazmıyor…
SAVAŞ