Biliyoruz ki sömürgeciliğe karşı mücadele, halklar için sadece “doğal bir hak” değil, aynı zamanda onurlu bir insani duruşun ilk ölçütü ve insanlığın büyük bedeller ödeyerek kazandığı hak ve özgürlüklerin korunmasına yönelik bir görevdir. Oysa bugün sadece dünya tekellerinin ekonomik çıkarlarının korunması için var olan emperyalist güçlerin uluslararası terör listeleri, bütün insanlığın onuru için mücadele eden halk güçlerini mahkum etmeye çalışmaktadır. Çağımızda sadece Kürt halkının özgürlüğü için değil, bütün insanlığın onur mücadelesinin de temsilcisi olan PKK’yi “terörist” olarak tanımlayarak hedef alan ABD ve Almanya başta olmak üzere emperyalizm, çıkara dayalı iğrenç bir çifte ahlakın, bu siyaset sahtekarlığının tipik temsilcileri ve militanlarıdır.
Amed Belediyesi Eşbaşkanlarını tutuklayan sömürgeci Türkiye’nin halklara, demokrasi ve özgürlüklere yönelik saldırıları 7 Haziran seçimlerinden çok önce başlatılmıştı. Bu gerçeği geleneksel refleksle “doğru değil” diye iteleyenlerin, “milliyetçilik” gibi Türk toplumu için artık kesinlikle kanıtlanmış bir zihinsel özrün doğal sendromunu sergilediklerini söylemek yetmez. Bu, toplumsal gerçekliğimiz için Aziz Nesin’in verdiği rakamların aşılıp tavana vurması halidir. Egemenlerin, bir toplumun bütünüyle aptallaştırılması çabalarının en başarılı örneğidir.
Kürtler ve Anadolu-Mezopotamya topraklarında yaşayan Türk ve Sünni İslam olmayan diğer halklar ve inanç topluluklarına yönelik saldırılar 7 Haziran seçimlerinden çok önce başladı. “Özyönetim ilanları ya da hendek savunmaları” sömürgeci Türk devletinin Kürt halkına yönelik kanlı katliam girişimlerini önlemeye yönelik doğal, haklı ve doğru bir savunma girişimiydi. Korkunç bir gafletle “müzakere sürecinin” bu girişimler nedeniyle kesildiğini söylemek ise, ya bir faşist-milliyetçi söylemi ya da neden-sonuç ilişkisini birbirine karıştıran bir zihinsel özürdür.
Kürtlere yönelik saldırıların en yakın tarihlisinin son 100 yıllık sürekliliği içerisinde Cumhuriyet tarihi olduğunu hatırlayalım. Ayrıntıyı kaybetmeden söylersek, bugün IŞİD cinayet örgütünün ebesinin AKP faşistleri olduğu gerçeği ne kadar açıksa, Kürt halkının barış istemini reddedenin Türk devleti olduğu da o kadar açıktır. Öncesi, şöyle dursun; tam da 7 Haziran umut seçimlerinin içindeyken, gerçekleştirilen devlet katliamları bu yönelişin işaret fişekleriydi. Biliniyor ki ne bunlar seçimsiz de iktidar olunabilen Türkiye’de sadece seçim almayı hedefleyen girişimlerdi, ne de bu diktatörlüğün bölge ülkeleriyle kurmaya çalıştığı çatışmalı ilişkiler paranoyik bir hastanın çılgınlık belirtileriydi.
1 Kasım, öncesinde ve sonrasında Türk devletinin kitleselleşen ve dozu hızla yükselen kanlı saldırıları sadece bir seçim kazanma taktiği değil, ülkenin yönetim biçimini kökten değiştirmek için en uygun ortamı yani içerde ve dışarıda savaş ortamını yaratma çabası idi.
Bugün Kürt sivil siyasetine yönelik büyük saldırı zaten uzun zamandır sürmekte olan bir iç savaş değilse nedir? Bir kısım Türkün Kürt “dostu” olması AKP faşizminin tabanını oluşturan büyük kitlelerin aktif Kürt düşmanlığını ortadan kaldırır mı? “Silahlanın” çağrısının yapıldığı bir ülke iç savaş yaşamıyorsa çağrı nedendir? Kürdistan ve Kıbrıs topraklarında sömürgeci işgal gücü olarak kendini yaşatan Türkiye’nin Rojava, Irak ve Suriye topraklarında başlattığı fiili işgal hareketi de bölgesel bir savaş fiili değil midir?
Mevcut bir iç savaşın varlığını görmezlikten gelerek hala “bir iç savaş çıkacak mı?” diye soranlar eğer gerçekten birinci dereceden bir aptal değillerse, henüz kendilerini doğrudan etkilemeyen bu savaşta kitlesel katliamlar karşısında bile rahatlarını ya da çıkarlarını bozmak istemeyenlerin sahtekâr sözcüleridir.
Savaş tarihleri yazar ki, özgürlük için savaşanlar canlarını ve mallarını kaybedebilirler ama bir savaş karşısında üç maymunu oynayanlar öncelikle onurlarını kaybederler. Bugün Kürt halkına yönelik toplu imha savaşına karşı komşusunun yanında olmayan Türkler, “komşum Yahudi’nin katlinden haberim yoktu” yalanını ezik bir dille söylerken bile insan onurunu zedeleyen Almanlardan daha onursuz olacaktır. Çünkü ilki trajedi ise ikincisi komedidir. Ve yaşanan bu savaş sonrasında belki de saray soytarıları güldürecektir gülmeye ihtiyacı olan yıkılmış toplumları. Elbette savaştan yıkılmış kitlelerin öfkesiyle henüz linç edilmemişlerse.