
Türkiye bıçak sırtında. Yol ayrımında olduğu da söylenebilir. Kurulduğu günden beri ilk kez bu kadar sıkıntılı bir dönemini yaşıyor. Denizin tam orta yerinde su alan bir geminin halini andırıyor. Başka bir deyimle ruhsal ve psikolojik dünyası bozuk, midesi delik, neredeyse kalp damarlarının tümü tıkanmış, hergün biraz daha büyüyen kocaman bir urla ağırlaşan gövdesiyle can çekişen bir fili andırıyor. Bir zamanlar Osmanlılar için söylenen “hasta adam” deyimi, şimdi onun için sözcüğün gerçek anlamıyla geçerli. Sadece hasta da değil, aynı zamanda komada, hem de şuurnu yitirmiş, belleğini kaybetmiş halde...
Elbette ki Türkiye kendiliğinden bu noktaya gelmedi. Durup dururken boğazına keskin bıçak dayanmadı. Ekonomik, sosyal, siyasi ve askeri kiriz ve şu anki koma halinin geçmişi var. 30 yıldır sürdürülen yoğunluklu savaş kendiliğinden ortaya çıkmadı. Yakılıp yıkılan köylüler, özel savaşın özel kontra timlerinin yaptığı katliamlar, vurulan çocuklar, tecavüze uğrayan kadınlar, infaz edilen gençler münferit ya da kendiliğinden yaşanan bir durum değil.
Türkiye’yi kamplara bölme, mezheplere, inançlara, şehir ve hatta mahallere göre yaklaşma hali de öylesine yaşanmadı. Bu ülkede Kürtlerle Türkler, Lazlarla Türkler, Çerkeslerle Türkler, Alevilerle sunniler, Müslümanlarla gayri müslimler, Êzîdîlerle Êzîdî olmayanlar karşı karşıya getirildi. Anadolu ve Mezopotamya mozaiği dağıtıldı, kırılıp parçalandı. Katliamlar, soykırımlar, halkların iradelerini kırma, yaşamda oluşan yozluk, bireylerde oluşan ruhsal ve düşünsel bozulmanın had sayfaya ulaştığı bir ülke yaratıldı.
Devlet halk için olmadı, halk devletin kölesi haline getirildi. Devlet şiddetle, işkenceyle, kırım ve öldürmeyle, çocukları, kadınları kurşuna dizmeyle anılır oldu. Kısacası Türkiye artık komada ve ne yazık ki tedavisi mümkün değil.
Peki Türkiye’nin bu karanlık, kanlı ve krizle dolu tablosundan kim sorumlu? Elbette ki hükümet, başbakan, cumhurbaşkanı, bakanlar kurulu, meclis yani iktidarı oluşturan yürütme birinci derecede sorumludur. Türk Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Davutoğlu ve kabinesi sorumludur, dolayısıyla suçlu olan bu güruhtur. Yasaları hukuku çiğneyen, adaleti yok eden, ahlakı sıfırlayan, yozluğu ve hırsızlığı meşrulaştıran, tecavüz kültürünü derinleştiren devlet kurumu ve bu kurumu temsil edenlerdir.
El birliğiyle her fırsatta bıkıp usanmadan Kürtlere hakaretler savuruyor, HDP’i düşman olarak lanse etmeye çalışıyorlar. Halklar arası çatışmayı, savaşı isteyenler, rant için halklar arası kavgayı kışkırtan bu savaş tüccarlarıdır. Türkiye’yi kan deryasına çevirmek için her yola başvuruyorlar. Bu sahtekarlar çetesi, çözüm adına çözümsüzlüğü, barış adına savaşı, kardeşlik adına düşmanlığı, demokrasi adına tekçi ve diktatörlüğü, huzur ve özgürlük adına gerginlik ve kaosu yaratarak ömürlerini biraz daha uzatmaya çalışıyor. Bununla da yetinmiyor, halkın kutsal değerlerine saldırıyor, din ve imanı da iktidarları için araç haline getirmek istiyorlar. Görünüşte Müslüman, pratiklerinde tamamen munafık bir tutum içindeler.
İktidarları için savaş ve kandan medet uman bu katilleri durdurmak mümkün mü? Elbette mümkün. Fazla seçenek saymaya, uzağa gitmeye gerek yok. Avrupa’da 8 ile 31 Mayıs’ta, Türkiye’de ise 7 Haziran’da kurulacak seçim sandıklarında kullanılacak oylarla bu gidişat durdurulabilir. Bu savaş tüccarlarına oy vermeyerek, dur demek en büyük devrimci, insani eylemdir. Barajı aşma, bentleri yıkma kandan beslenen bu vampirlere vurulacak en büyük darbedir. Bu anlamda seçimler ilk kez bu kadar önemli bir araç haline gelmiştir. Seçimlerin bu önemine göre yaklaşılmalı, tarihi sorumluluk yerine getirilmeli. Bıkıp usanmadan çalışılmalı, kapı kapı dolaşılarak AKP ve Erdoğan’ın gerçeği, savaş planı anlatılmalı. Savaşa karşı halkların barış talebinin yaşam bulması, halkların iradesinin geleceğe yansıması için tüm gücümüzle çalışmalıyız.