1883’te doğdu. Başarılı geçen okul hayatının ardından, ailesinin de desteği ile tıp’a yöneldi. Tıp okurken ne ara felsefeci oldu elbet merak konusu, ama tıp ve felsefeyi yakınlaştırma çabası ile başlayan yolculuk önce felsefe kürsüsü sonra psikoloji doçentliği getirdi. 1921’de felsefe profesörü unvanını aldı. 

Bu tarihten 1933’e kadar geçen süreyi iyi değerlendiriyor.  Bol bol ders, yazı çalışmaları, makaleler, konferanslar, boş zamanlarda kaçak çay içip kadayıf yemeler… 

En önemlisi de dönemin parlak zekalarından Heidegger ile de yakın arkadaş olur… Nazi rejiminin yükselişe geçtiği bugünlerde „biraz politik olalım“ ayağı ile Hitler’in yanında yer alıyor Heidegger. Onu rektör yapıyorlar. 

Annesi „içtiğin süt ve varlığın haram olsun. Şayze! (Scheisse)“ demiş midir bilmem ama bizimki resmen yıkılıyor. Artık Heidegger yok, „hey gidi günler“ vardır. Anlam vermekte zorlanıyor, whatsapptan engeli basıyor…

Nazilerin politikalarını onaylamadığı için çok geçmeden hedef yapılıyor. Üniversiteden uzaklaştırılıyor, yazılarına yasak getiriliyor ve işbirliği de yapmadığından profesörlükten atılıyor. 

Bir sürpriz daha kalmıştır! Eşi Yahudi olduğu için devlet düşmanı, vatan haini ilan edilir. Şu aralar Türkiye’de metrekarede beş kişiye nasip olan, her 3 kişiden 4’ünün de suçlandığı vatan hainliği var ya, ondan işte. 

Ee affedersiniz eşi de Yahudi? „Karını bırakırsan yaşamana ve ülkeden çıkmana izin veririz“ diyorlar açık açık. 

Kabul etmiyor. Gerisi bildik hikâye… Korkunç bir yalıtılmışlık, yalnızlık ve çaresizlik. Sığınacak, konuşacak kimse yoktur…Savaş sona erer, hala ölmemiştir. Hemen ertesi yıl yani 1946’da kişisel tarihinin en politik eserini, „Die Schuldfrage“ (Suçluluk Sorunu), yayımlıyor. 

Tivit geçecekler için, bu eser özetle şunu söylüyor: Maske takarak saklanamayız. Bu vahşetten hepimiz sorumluyuz. Nereye kadar susabiliriz? 

Biraz daha açmakta fayda var: „var olmak, kişi ancak özgür olduğunun bilincinde olursa olur“ diyor. Ötekinin özgürlüğü de bizim için bir koşuldur. Benin var olması ve özgürlüğü ile yakından ilintilidir. Onun acısına katlanamazsam benim varoluşum da tehlikeye girer. Eğer ortada küstahça ve fiziksel varoluşu tehdit eden bir durum varsa, bize düşen ya mazlumla birlikte yaşamak ya da onunla birlikte ölmeyi tercih etmektir... Örneğin gözlerimizin önünde bir şeyler oluyorsa, sadece insan olmanın getirdiği minimal sorumluluk duygusuyla da olsa harekete geçmeliyiz. Yoksa ortak olmuş olacağız. Bu noktada kendimizi kandırmayalım…

Yine ekliyor: „Kulağı sağır olmayanlar için insan ilişkilerinin kaynağında, insan vicdanının derinlerinde sesi hiç bastırılamayan evrensel bir yürek çarpar. Egemenin küstah saldırıları, zehirli zihniyeti ve hele de katliamvari fiziksel varoluşu tehdit ediyorsa alenen, bu durumda ya mazlumla birlikte yaşamayı kabul edersin ya da onunla birlikte ölmeyi...“

Ayrıca „metafizik suç“ diye kavramsallaştırdığı bir durum var. Beraber yaşama cesareti göstermediklerinin, gözünün önünde haksızlık ve ölüme maruz kalması ile içine büründüğün sessizliği, dayanışmadan kaçış ve ikiyüzlülük olduğunu vurguluyor.

Bunları söyleyen kişi ünlü Alman düşünür Karl Jaspers idi. Ve savaşa, yıkımlara uğramamak, barışı oluşturmak için sunduğu çözüm/çare şuydu: 

Geçmişimizle barışmalıyız, onunla yüzleşmeliyiz. En önemlisi de acil olarak ötekileştirdiğimiz, düşman bellediğimiz ile konuşmalı ve onu dinlemeliyiz. Birbirimizi tanımalı ve farklılıklarımızı kabul etmeliyiz. Başka türlü olmayacak bu iş, barışamayacağız…

***

(Haftaya Fanon ile devam edeceğim…)