1925’te Martinik’te bir “siyahi” olarak doğdu. Öncelikle iyi ki doğmuş, tüm ezilenler annesine teşekkür borçludur. Nasıl bir çocukluk geçirdi bilmiyorum (elbette atalarının mavi gözlü, sarı saçlı Gaul’ler olduğuna inandırılarak yetiştirilmesi dışında) ama gençken Fransa ordusu için savaşa katıldı. Şu bilgiyi “Fransa, 1940’ta Naziler’in eline düştükten sonra, Fransız deniz güçleri Martinik’te durduruldu. Fransız askerler, adada durmak zorunda kalarak gerçek birer ırkçıya dönüştüler. Birçok taciz ve cinsel suistimal suçlaması yükseldi. Martinikliler’in Fransız Ordusu’nca suistimal edilmesi, üzerinde önemli bir etkiydi, çünkü bu, O’nun yabancılaşma duygularını ve kolonisel ırkçılığın gerçeklerinden iğrenmesini pekiştirdi” verelim, çünkü Özgür Fransız Güçleri’ne katılımı bundan sonradır. Hatta başarılarından dolayı Croix de Guerre madalyası ona verildi. Yani üstün başarı şeysi…
Sonra tıp okumaya karar verdi ve Lyon’a gitti. Tabi henüz tam bir kişisel uyanış yok.
Eğitim hayatı boyunca ona öğretilen şey “atalarının mavi gözlü, sarı saçlı Gaul’ler olduğudur.” Tıp çalışmaları sırasında gördüğü bazı şeyler onu etkilese de asıl kırılma noktası 1950’lerde Cezayir’de başlayan anti – kolonyal bağımsızlık savaşıdır. Bazı şeylerin ters gittiğini anlar. Lacan, Sartre, Adler, Hegel derken olayın özünü kavrar ve çok sıkı tutar. Ama bu hali ona yeterli gelmez. Verili olanı yeni bir şekle sokmak istediğinden neşteri vurur…
Siyah derilidir ama beyaz maske sahibidir. İlk anladığı şey budur!
Yani siyah insan için tek bir alın yazısı vardır o da beyaz olmak.
Peki neden?
Çünkü Fransa sömürgecidir. Cezayir halkını sömürgeleştirmiştir. Bunu sinsice ve bin bir kurnaz politika ile meşrulaştırdığı da ortadadır. Çalınan bir ruh, benlik ve tarihe bakınca siyah insan artık insan değildir. Siyah insan, beyazın çıkardığı kart kurt sesidir. Köleleştirdiğinden ötürü kendisi için yaşamaz, aşağılık duygusu olumlu bir durummuş gibi içselleştirilmiştir. İşte bu ahval ve şerait içinde, tüm tersanelerine girilmiş, etraf dahili ve harici Fransız sömürgecilerle çevrili iken psikiyatri uzmanlığını tamamlar…
1956’da Sömürge Bakanı’na istifa mektubunu yazar. Kısaca şunu der: “İnsan olun, insan!”
Savaş devam ederken sömürgeci hükümet ve camiasının trolleri de boş durmaz. Afrika özelinde siyah insan tanımları yeniden tedavüle sokulur. Buna göre “Avrupalıdan beyni çıkarttığımızda siyah insana varılmış olur.” Ayrıca “siyah insan ilkel bir ağırlık yığını, ahmak, ahlaksız ve basit bir kişiliktir. Beynin korteksinde sekse ayrılan yer beyazdan fazladır.”
Bizimki çıldırır. Bu gerçek bir çıldırıştır.
Hem teorik hem de pratikte savaş açar. Makalelerle cevap yazar. Çok geçmeden de Cezayir Kurtuluş Cephesine katılarak, aktif savaş kararı alır. Bütün seçenekler tüketildiğinde ezenin şiddetine karşı ezilenin şiddeti meşru olduğunu anlar. Çünkü mücadele “insan ile insan olmayan” arasındadır.
Lösemi olup gencecik yaşında ölmeden önce “Size söylemek istediğim, ölümün her zaman bizimle hep yanı başımızda olduğudur. Önemli olan ondan ne zaman kaçıp kurtulacağımız değil, inandığımız fikirler için elimizden gelenin azamisini yapıp yapmadığımızdır. Eğer en başta bir amacın hizmetkarı değilsek, halkın adalet ve özgürlüğünün sevdalısı değilsek, yeryüzünde bir hiçiz demektir.” dedi.
1961’de, 36 yaşında öldü. Ölüm yatağında iken yazdığı başyapıt eline ulaştı. Yapıtın adı“Yeryüzünün Lanetlileri”dir. Fanon’dan bahsediyorum.
Ezilen dünya için önemli fikirler ortaya atarken şunu dedi: „İnsanın en insan yanı özgürlüktür. Özgürlük insanı iyileştirir“
Beni ben olarak, varlığım, kültürüm, rengim ile tanımak zorundasın. Yoksa hep karşımda olacaksın.
Fanon, savaşların diyalog kurması gerektiğine, en önemli ilacın konuşmak olduğuna inandı.
Birbirimizi tanıyarak özgürlüğe kavuşabiliriz dedi…
***
(Haftaya Stefan Zweig ile devam edeceğim...)