Yazıyı gönderdiğim bu gün 1 Eylül Dünya Barış Günü. Her yerde, her şeyde, her daim barış istiyoruz. Çünkü insanca, kardeşçe, sevgiyle, adil, özgür diyerek kurduğumuz gelecek düşlerinin tamamının, hatta her güzel şeyin başı, yaşamın olmazsa olmazı barış.
Oysa her yanda savaş var. Silahlar her yanımızı kuşatmış. Bombalar nerede patlayacak, nereden gelecek bir roketle vurulacağız, hangi kurşun delip gececek narin bedenleri, boğaz kesen caniler nerede çıkacak karşımıza bilmiyoruz. Haklarımız ve özgürlüklerimiz ne zaman kurtulacak kıyımlardan, ne zaman insanlığımıza, değerlerimize, emeğimize yapılan saldırılar son bulacak bilmiyoruz. Silahların susmasıyla gelen barış gibi, toplumsal barış gibi yaşamın diğer alanlarındaki barış da sadece umutlarda var.
Herkes bilir, hiç bitmeyen iktidar, güç ve paylaşım savaşlarıdır yaşanan. Arada halk ezilir, emeği sömürülür, yoksullaşır, ölür ama kaderden sayılır bu durum. Bu nedenle resmi tarih hep savaş alanlarından yazılmıştır. Düşmana karşı direniş ve zafer öyküleridir anlatılan ve kahramanları komutanlardır sadece. Barış hep savaşarak kazanılır o alanlarda, ama bir anlaşmadır sadece ve sonrası hiç anlatılmaz. Savaş hangi yaraları açmıştır, silahlar susunca ne olmuştur bilinmez. Savaş muharebe alanında son bulmuştur da halkın yaşamına barışı getirmiş midir diye sorulmasına izin bile verilmez.
Savaş her tür insani değerden olduğu gibi etik değerden de yoksundur. Suriye’de savaş kışkırtıcılığı yapanlar barış elçisi rolünde karşınıza çıkabiliyor, arkadan IŞİD’i destekleyenler dönüp Kürtlerin kaderini pazarlık konusu yapabiliyorlar mesela. Suriye’de silahlar susabilir, anlaşmalar da imzalanabilir, ya halkın yaşadığı zulüm, verdiği kayıp? Ölümün izi silinmez illa, ya Suriyeli kadın ve çocukların yaşadıkları tacizlerin, tecavüzlerin, köle pazarlarında satılmalarının izleri silinebilir mi?
Savaşın en vahşisi silahla yapılanı olsa gerek. Çünkü ölümün telafisi yok. Buna rağmen bu vahşilik artık bir seyir malzemesi olarak sunuluyor insanlığa. Seyrediyoruz; bombalar atılıyor, silahlar sıkılıyor, kan sıçrıyor kameralara ve herkes seyrediyor. Sadece Suriye’yi deği, Nusaybin’i, Şırnak’ı, Sur’u, Silopi’yi de seyrediyoruz. Kirli oyunlara direnenler katledilirken seyredenler, siyasetçilere saldırılırken reva görenler, sıra gazetecilere, akademisyenlere geldiğinde de seyretmeye devam ediyorlar. Siyasetçiler en insani talepler için bedenlerini açlık grevine yatırırken bile soracak bir soru gelmiyor akıllarına.
Halimiz bu. iktidar, güç ve paylaşım savaşlarının sürekliliğiyle paralel hep ve her yerde savaş çıkıyor karşımıza. Toplum, savaşın içindekiler ve dışındakiler olarak bölünüyor. Dışındakilere, sürekli bir dış ve iç düşman algısı ile savaş hayatın olmazsa olmazı gibi sunuluyor ve onlar bunu yiyor. Hem de kendini sadece izleyici sanarak ve savaşın kendisine yansımalarını göz ardı ederek, TV karşısında çekirdek çitleyerek yiyor. İktidar, toplumun algılarını yönetmeyi de savaşın bir parçası olarak görüyor; bir yandan savaş olgusal olarak sadece silahla ve düşmana yapılana indirgeniyor ve kapitalizmin rolü perdelenerek; mesela Suriye savaşı Esad, Obama, Putin, Erdoğan’ın savaşı gibi sunuluyor, öte yandan da “barış için savaş”, “savaşa karşı savaş” söylemleri ile barış mücadelesinde savaş kavramsal olarak meşrulaştırılıyor ve barışın anlamı ve alanı muharebe alanına sıkıştırılıyor.
Görünen o ki; savaşa karşı barış mücadelesinin başarıya ulaşabilmesi kararlı, etkili, topyekün bir barış mücadelesi yanında kapitalizmin yarattığı bu algı körleşmesini ve kirlenmesini kırabilmeyi de gerektiriyor. Barış hemen şimdi!