"Barışta oğullar babalarını, savaşta babalar oğullarını gömer."
Croesus


Her siyasi karar bir felaket mekanizması doğuruyorsa Türkiye’de, savaşa niyetli eğilimin ana metaforu Kürt Sorununda karşımıza çıkıyor. "Barışa kan katmak", bir niyetin süregelen eğilimidir. Savaşı istemekle savaşmak arasında ki fark kendini ölümlerde ifade ediyor. Her savaş kendi taraftarını yaratırken, onun karşısında barışa muhtaç insanların feryatları hiç duyulmuyor. Ölmekle, ölümü dışardan izlemek, taraf olmanın hafifliğinde empatiden yoksun heyecanların macerası, yıkımın yarattığı bulaşıcılığı çok öldürmekle ölçüyorsa, demek ki savaşın bir diğer tahribatı da yozlaşmış düşünceler yaratmaktır. Birileri savaşarak, korkunç direnirken, ötede yozlaşma adım adım kendini hissettiriyorsa, savaşın yarattığı şekillenme, ancak kendini barışla temizler… Çünkü; çok savaş, çok tahribat, kalıcı bir kirliliğin halka halka bulaşıcı olmasına katkı sunar. Şu an, Türkiye ve Ortadoğu’da yaşanan dram, savaşa seyirci olmanın yarattığı sonuçla alakalıdır. Hep beraber büyük insanlık olarak, seyre sessizlik katarak, yara aldığımızın farkında bile değiliz…
***
Savaşı bir oyun olarak seyre duran insanlar türemiş bulunuyor. Komplo teorileri, savaş senaryoları, neden bu kadar düşük yoğunluklu savaş yürütülüyor yaklaşımları, az vurmakla çok vurmak arasında ki farkı heyecanlarına yansıtanlar, ABD’ye, Rusya’ya bel bağlayanlar, çok ilginç öyküler üreterek, savaş holiganlığı yapar duruma gelmiştir. Herkes savaş uzmanı olmuş bulunuyor. Çok öldürmekle barışın sağlanacağına kendilerini inandırmış, bu savaş meraklıları, özellikle savaştan kaçmış, savaşmak istemeyen insanlar olarak karşımıza çıkıyor. "Ben olsaydım böyle vurur, böyle yapardım" demekten kendini alamayan kişiler olarak, alakalarını fantastik duygularla, paylaşmaktan zevk alıyorlar. Güzel öldürüyor, çok güzel Kürdistanlar kuruyorlar… Hızını alamayarak "milyonlar ölmeli" diyecek kadar da coşkuludurlar. 
***
"Her savaş ölüm doğurur ve kazananı olmaz" düşüncesi, ne kadar doğru bir tespit olsa da, dışardan kan kokusu hissedilmez… İnsan algısını duygusal çerçevede şekillendiren savaş, bir oyun değildir. "Savaşlarda insanlar ölür, bu normaldir" düşüncesi savaşanların yerinde olmakla daha doğru anlaşılır. Her ölüm bir yıkımdır. O yıkımın direnen toplumsallığı, barışa eğilimli insanların direnişi ile daha da anlam kazanır. Çok öldürmekle çok ölmek karşısında, şekillenen seyirci olma durumu, korkunç bir algı yaratıyorsa, ölen kendileri olmadığına göre, ölümleri kutsallaştıranlar takiye  yapıyor demektir. Bunu devlet çok iyi beceriyor, bir kutsallığın araç olarak kendini topluma kabul ettirme savaşı olarak da ifade edilebilir. Her ölüm aynı zamanda, başka bir savaş sahası doğuruyor. Ölenler, kalanlar ve seyredenler olarak; yaşamın tam ortasında, ha bire bir şeyler isteyerek, uzaklığımızı yakınlığımızla gizlemeye çalışıyoruz.
***
Her olumsuz karar karşısında, direnmenin halk ayağı kaygılı bir atmosfer gözlemliyorsa, savaş, doğal olarak korkulması gereken bir yıkımdır. Barış denen durum bizi çoğaltıyorsa, savaşın yıkımındandır. Ve biliyoruz ki barışa en yakın olanlar, savaşanlardır.