Türkiye’nin, Kürdistan’ın, bölgenin ve dünyanın en çok konuştuğu temel sorunların merkezinde Kürtler ve Kürdistan bulunmaktadır. Merkel’in Erdoğan’la kavgasından tutalım, ABD’nin Suriye ile sorunlarına, Rusya’nın Irak’la ilişkilerine, oradan İran’ın savaş hazırlıklarına kadar, hemen bütün sorunların kaynağında Kürdistan’ın paylaşılması ve buna itiraz eden Kürtlerin direnişi vardır. Kürt direnişinin yarattığı sözde ‘sorun’ bölgede yaşanan bütün sorunların kaynağı durumdadır.

 ‘Sözde sorun’ denmesinin nedeni, egemenlerin, Kürtlerin direnişini bir ‘sorun’ olarak tanımlamasına dikkat çekmek içindir. Kürtlerin hakları verilmediği için bir ‘Kürt sorunu’ vardır, Kürtlerin hakları verilse bir ‘Kürt sorunu’ olmayacaktır. Toplumların en doğal hakkı olan özgürlük, eşitlik ve adalet için direnmek, egemenlerin literatüründe ‘sorun’ olarak ifade edilmektedir. Halbuki asıl sorunu yaratanlar, hakları için direnenler değil, halkların, inançların ve ezilen emekçilerin haklarını gaspedenlerdir. Mevcut koşullarda bölgede olan biteni anlamak, yakın gelecekte neler olabileceğini öngörebilmek için gereklidir.

IŞİD, Suriye’yi işgal ettiğinde, bilindiği gibi Esad’ın ordusu dağılmış, Suriye’nın otoritesi kalmamıştı. Kürt halkı, bu işgale karşı çıkarak kendi vatanını korumaya ve savunmaya başlamıştı. Bu süreçte Kürtler, ortaya çıkan imkanı değerlendirerek, Rojava’da, kendi siyasal statülerini oluşturma olanağı yarattılar ve sistemlerini inşaa etmeye koyuldular.

 Öte yanda Türk devleti, Kürtlerin özgürleşmesinden ve kendi sistemlerini kurmasından rahatsız olmuş ve IŞİD kanalıyla, bu gelişmeyi bastırmak istemişti. Bu arada geçen süre içinde IŞİD, istediği sonucu alamamış, yenilmişti. IŞİD’in, başta Kürt güçleri olmak üzere koalisyon güçleri tarafında yenilgiye uğramasıyla birlikte, bütün hesaplar bozulmuş, kartlar yeniden karılmaya başlanmıştır. IŞİD’in yenilmesi, Kürtlerin YPG önderliğinde kendi statülerini oluşturması, bölgenin zorbalıkla oluşturulmuş olan sistemini yerinde oynattı.

 Kürtlerin özgürleşmesini kendisi için tehlikeli gören Erdoğan/Türk devleti, başından beri sürdürdüğü Kürt düşmanlığını, daha ileri boyuta taşımaya başladı. IŞİD’e gönderdiği MİT TIR’larıyla istediği sonucu alamamış, bu defa, doğrudan ordusu ve elindeki bütün olanaklarıyla, savaş dahil, her yola başvurarak Kürtlerin özgürleşmesini engellemek için çalışmaktadır.

Şu an sahada savaşan temel güçlerden ikisi, Ortadoğu’da yaşanan sürecin asli özneleri durumundadırlar. Bunlardan birisi, özgürlükleri için savaşan Kürtler, diğeri de Kürtlerin özgürlüğünü engellemek isteyen Erdoğan/Türk devleti ve bağlaşıkları. Geleceğin Ortadoğu’sunu bu güçler arasında yaşanan çatışmanın sonucu şekillendirecektir.

 Kürtlerin kendi özgüçleri, örgütlülükleri ve doğru politikaları dışında dayanabilecekleri hiç bir güçleri bulunmamaktadır. Ancak Kürtlerin özgürleşmesinin anlamını doğru okuyan ve bölgenin düzenlenmesinde rol ve etki sahibi olan ABD, Rusya ve Avrupa güçleri, Kürtlerin mücadelesini, örgütlülüğünü ve sosyo- politik gerçekliğini dikkate alarak, Kürtlerle işbirliği yapmayı daha gerçekçi bulmaktadırlar. Buna karşılık Türk devleti ise Kürtlere karşı sürdürdüğü savaşta, çevresinde ne kadar birlikte olabileceği çete veya faşist/gerici devlet varsa, hepsiyle birlikte  olmaya çalışmaktadır.

Özetle şu an Kürdistan’da bir tarafında Erdoğan/Türk devleti, diğer tarafında Kürtlerin olduğu bir savaş yaşanmaktadır. Aynı zamanda Kürtlere ve insanlığa karşı, Irak ve Suriye’de Türk devletinin ve İran’ın üretip desteklediği bir çok paramiliter, gerici/faşist ve çeteci yapı, her yol, araç ve yöntemle ellerinden geleni yapmaktadırlar. Verili durumda temel soru, bu savaş nasıl gelişecek, nasıl sonuçlanacak ve bunun için neler olacak, şeklinde formüle edilebilinir. Hemen belirtmek gerekir. Savaşın sonucunu belirleyecek olan sadece ve sadece Kürtlerdir.

Savaşın sonucunu neden Kürtler belirleyecek? Kürtler örgütlü ve haklıdırlar, bu bir. Daha önemlisi Kürtler, kırk yıllık başarılı bir savaş pratiğinin tecrübesine sahipler, bu iki. Üç Kürtler, sadece savaşan güçlerden ibaret değiller, aynı zamanda Kürtler, askerileşmiş bir halk ve halklaşmış bir örgütlülüğe sahiptirler. Dördüncü olarak Kürtler, kırk milyonluk kadim bir halk olmanın tarihi ve sosyolojik avantajlarını taşımaktadırlar.

Kürtlerin kazanacağını belirleyecek olan sadece kendi güçleri ve pozisyonları değildir. Aynı zamanda Türk devletinin ve müttefiklerinin güçsüzlüğü ve dezavantajları da önemlidir. Bu cepheden bakıldığında, Türk devletinin ve müttefiklerinin işgalci olarak gayri meşru bir noktada bulunmaları, askeri güçlerinin maneviyatsızlığı, müttefik olarak birbirleriyle ve her devletin kendi içinde yaşadığı çelişkileri ve çeteci özellikleriyle, böyle bir savaşta sonuç almalarının mümkün olmadığı açıktır. Tam tersine her bir devletin kendi geleceğinin ciddi tehlike içine olduğu ortadadır.

Dolayısıyla Kürdistan’ın doğuşunun yaşandığı bu süreci, ne ABD’nin, ne Rusya’nın desteği veya karşıtlığı değiştiremeyecektir. Bu güçlerin destek vermesi elbette büyük bir olanaktır. Ancak bu olanakları yaratanlar da Kürtlere kazandıran ve kazandıracak olan da kendi özgüçleridir.

Aynı şekilde Türk devletinden yaşanabilecek olası değişikliklere bel bağlamak da doğru değildir. Erdoğan yönetimi, seçimlerle değişmeyecek ve bu sisteminin içinde yaşanacak hiçbir değişiklik, Kürtleri özgürleştirmeyecektir.

O nedenle Kürtler, elde etmeye çalıştıkları özgürlüklerini, ABD’nin, Rusya’nın veya Türk devletinde oluşacak güncel siyasal değişikliklerin üzerine bina etmeyecek, bu güçlerin lütfuna bel bağlamayacak kadar kendilerinden emin olarak zafere ilerlemektedirler.