Ortalık ise acaba payıma ne düşer güdüsüyle, etrafı kolaçan eden göz açık dalkavuk kalemler, burunlarını çeke çeke kazanç kokuları peşinden giden kurnazından soytarı entelektüellerle doluydu. "Masallar dünyasında" yaşayan varlığını keşfedip, "sen Allah tarafından lütfedilmiş beklenen kurtarıcısın" diye diye çembere aldılar.
Depoladıkları yağı, kremi başından aşağıya boca ettiler. Dalkavuk, "sen, sadece bu diyarların kabadayısı değil, dünyayı kurtaracak lidersin" diyorsa, yandaşlaşmış soytarı, "yol açın ve de savulun İslam aleminin kurtarıcısı, dünya lideri hızını almış geriden geliyor" diye haykırıyordu.
Kendi kafasında uydurduğu masallara inanan ürkek, titrek ruhlu adam, haliyle "bütün bu dehşet ve haşmetli ben miyim?" hallere girip, temelli savruldu.
Elinin altında hesabını bilemediği para, yedeğinde güçle meydana çıktı.
Hikayemiz, burada kalsın Türk devleti, şu anda mahalle, semt, kasaba karakollarının personeli hariç, yalnızca sokağa çıkacak iktidar karşıtlarını, düşman niyetine alt etme azmi ve Başbakanın deyimiyle, destanlar yaratmaya hazır 500 bin kişilik "muharip" polis gücüne sahip. Sokağa çıkmaya niyetli herkese fişeği, mermiyi sıkmaya yetkili…
Bütün Avrupa ülkelerinin orduları toplamından fazla bu güç, Kürdistan şehirleri, kasabalarını gazlayarak, geride bebek, çocuk ölüleri bırakarak destanlar yazıyorlardı. Hapishaneler tutuklu çocuklarla doluyordu. Kürtlerin bir işi de, öldürülmüşlerini gömmek, yas tutmaktı.
Türk kamuoyu, bunca acıya kuzuların sessizliğindeydi. Irkçılıkla afyonlanmış kafalar, "düşmanlarımız sindiriliyor" keyfinde, "Türkiye Türklerindir" naralı gazetesinin yazarı da, Roboskî’de tastamam yarısı çocuk, 34 kişi uçakların hücumuyla katledildiğinde katilleri kutsayan, katledilmişlere "katır" diyen yazısını yazıyordu.
Kendi tarihlerini unutanlar gün döner, devran değişir, sıranın kendilerine geleceğinden habersizdi.
Oysa, "düşmanı susturma" üzerine yola çıkanların, düşman kovalarken nerede duracakları belliydi. 1925’de de "Kürtleri tarihten silme" amaçlı "Takrir-i sükûn" taarruzu başlatılmış, taarrruz Kürtlerden sonra Türkleri de altına almıştı. O zaman da tıpkı bugün olduğu gibi, etrafta yardıma gelecek birilerini arayanlar yalnızlıklarıyla kalmış, korku, baştan başa diyarın efendisi kesilmişti. Bu, Aziz Nesin’in, sonunda besleyenini de yiyen "Tahtakurusu canavarı"ydı.
Sıra kendilerine geldiğinde ise "Kürtler neden bizi kurtarmak için ölmüyor" diye dert yanıyor, onlara küs, kızgın bakıyorlardı. Kürtlerin mezarı kazılırken dönüp bakmışlar gibi.
Daha dün, İstanbul'da iki kişi katledildi. Uğur Kurt, Cem evinde, Cem evi avlusunda ölen yakınının cenazesiyle meşgulken kurşunlanmış, bu satırların yazıldığı ana kadar adı saptanamayan öteki, gözünden fişeklenmişti. Ülke Başbakanı Erdoğan’ın cinayetleri meşru gösterme çabaları ise insan kanını donduran zalimlikteydi:
Şöyle diyordu:
"Neymiş, Bekir Elvan’ı anmak için okullarda tören düzenleyeceklermiş. Her ölüm hadisesinde bir tören mi düzenleyeceğiz. Ölmüştür, geçmiştir. (…) Bir Molotof polis aracının içine düştü. Polis, eli, kolu bağlı mı kalacak, bir şey yapmayacak kı? Nasıl sabrediyorlar, anlamıyorum. Medya, yaralanan polisin hali ne olacak demiyor."
Akıl yok, mantık uçuk, vicdan en tepede ölü artık. Polis gücüne takviye niteliğinde düşmanlarını tokatlamaya çıkan Erdoğan gözleri bağlı uçuruma koşan at gibi…
Gidişatıyla, dünya lideri olamadı, ama şu anda dünyada olay adam. Onu desteğiyle parlatan Amerika bile şaşkındı, sokakta adam döven maceraları karşısında.
Bu satırları okuduğunuzda, o Almanya’nın Köln kendinde yandaşların mitinginde. Almanya hükümeti ve kamuoyu, olay adamın, ülkelerinde ne gibi "icatlar" çıkarıp, olaylar yaratacağı korkusuyla, sağ duyu çağrıları yapıyordu.
İdi Amin kendi ülkesinde olay adam, ama dünyada bu kadar değildi. Mesela Almanya’da miting yapmaya kalkışmıyordu.
O, Afrika fukralığında zavallı bir ülke olan Uganda’nın ordusunda, çavuşluktan subaylığa terfi etmiş bir deliydi. 1971 yılında "ileri demokrasi" narasıyla darbe yapmış, hemen ardından dalkavuklar, yandaş soytarılar tarafından çembere alınmış, "timsahlarla güreşen adam" efsanesine büründürülerek olan aklı da havaya uçurulmuştu. O da övgülerle ne oldumun delisi olmuş, insani haklar, özgürlükleri "tek" elinde toplamış, hukuku kafasının estiğine uydurmuştu.
Ülke, insanlarını kendi İslami kafasına ve etnik kökenlerine göre tasnifleyip, ırkçı histeri ve İslam fatihi olma sevdasıyla taarruza geçmişti. Sokakta insan tokatlamakla da kalmamış, bizzat işkence seanslarını yönetmiş, ölüm çetelerinin başında tetik çekmişti. Çünkü, özgürlük talepleri iktidarını hedef alan darbe girişimi ve ülkeye ihanetti. O vebütün katiller vatansever masum, farklı inanç ile ırktan olanlar ölümü hak eden suçlulardı.
Sekiz yıllık diktatörlüğünün bilançosu 100 ila 500 bin arasında değişen ölüydü. Dünya medyası, öldürdüğü bazı insanların etini pişirip yediğini yazıyordu.
Yandaşlar ise "bütün dünya, liderimizi kıskanıyor" diye yayın yapıyorlardı.
Onu iktidara geten uluslararası güç, nihayet 1979’da ipini çektiler. Destek verdikleri isyanla devirdiler. O da, eşlerinden ikisini, 22 tane çocuğunu ve hazinesini alıp Suudi Arabistan'a kaçtı. Ömrünü orada tamamladı.
Ha, "teşbihte hata olmaz derler, ama tabii ki Erdoğan bir İdi Amin değildir.
Savulun! Dünya lideri geliyor!
Onun bir suçu, kabahati yok. O, üçüncü dünya ülkesinin, ürkek, tedirgin bakışlı, titrek ruhlu, üçüncü sınıf bir politikacısıydı.