Ülke tarihimizde komedi ile trajedinin iç içe yaşandığı zamanlar çok olmuştur. Ancak bu aralar, trajedileri maskeleme adına sahnelenen komedilerin kalitesinde zerre kadar bir gelişmenin gözlenmeyişi, memleketin gelişmişlik derecesi adına kaygı verici bir hal almış durumda.
Biz ki G-20’ler içerisinde yer alan çok(!) gelişmiş bir ülkeyiz. Sadece bunun için de olsa, bu gelişmişlik seviyesine paralel olarak, komedilerde de bir gelişme kat edildiğini görmek istiyoruz artık.
Onlarca polisin bir araya gelerek, sokak ortasında ve bir sürü tanığın önünde, bir vatandaşı hastanelik edene kadar dövdüğünü bütün bir ülke, kamera görüntülerinden izleyip, gördü. Olayın sosyolojik açıklaması beni aşıyor çünkü bu tür vakalar çoktan klinik bir mahiyettedir bence.
Dayakçı polislerin ruh halleri bir yana, vatandaş Ahmet Koca’nın dövülmesiyle ilgili mahkemeye sunulmak üzere hazırlanan polis raporu, tiyatro sanatı adına gerçekten üzüntü verici.
Zira dayak ve işkence tekniklerinde bu denli yaratıcı olan polislerimizden, komedi senaryoları yazmada da daha fazla fantezi, daha büyük yetenek ve daha yüksek bir aksiyon beklerdim doğrusu. Bu konuda hayal kırıklığımı tarif edecek kelimeleri bulmakta zorlandığımı belirteyim.
Hazırlanan polis raporuna göre; ondan fazla polisi tartaklayıp onları yumruklayan, hızını alamayarak bir de kendi kafasını sağa sola vurup beyin travması geçirecek denli, kendine işkence yapan, mazoşist bir kahramanın fiziksel gücü, Malkoçoğlu’nu bile aşmaz mı?
Bir düşünün, biz fani-ölümlüler olarak, bu vatandaşın kudretinin heybetine saygı duymayıp da ne yapalım? Ayrıca, raporlara göre polisleri ve de kendi kendini darp ettiği gerekçesiyle Ahmet Koca tutuklanacak olsa yazık değil mi? Böyle büyük yetenekleri dört duvar arasında çürümeye bırakmak, bu ülkenin sanatsal değerlerini hovardaca heba etmek olmuyor mu?
Ola ki ileride bu olayın filmi çekilecek olsa, bir yumrukla onlarca silahlı polisi devirebilen dev bir yiğidi canlandıracak aktörü bulmak zor olmayacak mı?
Sinemaseverler, devletlimizin senaryo yazarken, sinemamızın kapasitesini, sıkıntılarını ve teknik olanaklarını da dikkate almasını talep etmez mi sonra? Bu sefer onlar da devletten bir şey istiyor diye, dövülmek zorunda kalmazlar mı maazallah? Dediğim gibi trajikomik senaryo enflasyonu yaşıyoruz, konu bol.
Aynı şekilde sınırlarının ihlal edildiği gerekçesiyle, Suriye tarafından düşürülen Türk savaş uçağıyla ilgili yürütülen savaş senaryoları da oldukça ilginç.
Hükümet, Washington Antlaşması’nın 4’üncü maddesi uyarınca NATO’ya bağlı ülkeleri toplantıya çağırdı. Bu maddeye göre toprak bütünlüğü, siyasi bağımsızlığı veya güvenliğinin tehdit edildiğini düşünen herhangi bir müttefik ülke, NATO’ya toplantı talebinde bulunabilir.
Buraya kadar iyi anlaşılıyor da anlaşılmayan şey, kimin hangi ülke topraklarını tehdit ettiğidir? Basından takip ettiğim kadarıyla, Türk savaş uçağı Suriye sınırlarını ihlal etmiş; tersi değil. Böyle bir durumda asıl toprak bütünlüğü ve sınır güvenliği tehdit altında olan ülke niye Türkiye oluyor anlayamadım.
Uçağın düşürülmesini onayladığımdan değil kesinlikle, aksi bir durumda yani herhangi bir ülkeye ait savaş uçaklarının, TC sınırlarını ihlal etmesine hiç ses çıkarılmayacak mıydı gerçekten? Bilmiyorum ama bu konuda yaşanan örneklerin, en az bu gün yaşanalar kadar trajikomik olduğunu hatırlayabiliyorum hala. Kardak kayalıkları meselesinde olduğu gibi. O zamanlar hiç kimse “aman boş ver komşudur, aramızda üç-beş kayanın lafı mı olur?” demedi mesela. Üstünde yosunların dahi barınamayacağı kayalıklar için, Yunanistan’la savaşın eşiğine gelinmemiş miydi?
Şimdi de yaptığı hata için hali hazırda özür dilemiş bir ülkeye “güvenliğimizi tehdit ediyor, savaş ilan edelim” senaryosundan iyi bir film çıkar mı sizce?
Bu ülkenin kadrolu milli senaristlerine diyeceğim; kurguları yaparken biraz daha özenli olalım. Hollywood bilim-kurgu senaristlerinin ekmeğiyle oynamak, hiç şık olmuyor.
Lütfen!
Saygı duyarım