
Zamanı ölçen tek şey saat değilmiş. Bunu o kilisenin çanları öğretti bana. Dakikalar, saatler ve sonra günler geçerken sayısız kez çaldı. Her defasında bir ürperti hissettim. Kolumdaki saat değil, o kilisenin çanları hatırlatır oldu bana zamanı.
1 Mart günü 15 Kürt’ün nazikçe işgal ettiği (onların deyimi bu) ve sadece Katolik Hıristiyanların değil, Kürtlerin de inancına ev sahipliği yapan St. Maurice kilisesinin, biz böyle dili, kültürü yasaklı bir halk olmasak, bazen takvimlerden çekip kopardığımız yapraklardan daha çok yitirdiklerimiz olmasa, yani özgür olsak belki sadece bir gezinin konusu olacak o kilisenin çanları.
Önünde koca bir çadır kurulu ve çadırın önüne asılan pankartların üzerindeki rakamlar her gün değişiyor. Bu da onların takvimi. Açlık grevinin 1. günü, 3. günü, 10. günü, 15. ve 22. günü. Zamanı ölçmek ne kadar zormuş meğer. Kiliseye bağlı bir binanın içinde 15 kişi süresiz açlığa yatmışken, “taleplerimiz gerçekleşene dek eylemimizi sürdüreceğiz” derken, gelen binlerce kişinin gözlerindeki kaygıyı, hüznü ve hepsine baskın gelen gururu okurken, onlar için yapacağın şeyin sınırlarını onların açlık kararı belirlerken, rakamları okumak ne kadar zormuş meğer… Bir kez daha gerçek olsun istiyorum masallar. Onların avurtları çöktükçe, gözleri çukura gömüldükçe, bedenleri zayıfladıkça, yürürlerken hafif sendeledikçe, gözlerindeki ışık ve yüzlerindeki gülüş eriyen bedenlerinde daha bir belirginleştikçe, ben masallar gerçek olsun istiyorum. Zamanı geri almak istiyorum.
Onlar ise zaman ilerlesin istiyorlar. Zaman onları hedeflerine bir adım daha yaklaştırıyor. Kazandıkları her mevziye karşılık hücrelerinin erimesi pahasına olsa da...
Bunun ne acımasız bir kavga kanunu olduğunu bilenler var aralarında. Fuat Kav bugünde yaşamıyor sanki. Zindanda henüz 23 yaşında tanıştığı bu eylem biçimine 30 yıl sonra yeniden başlayabileceği onun aklından geçti mi hiç bilmiyorum ama onun direniş tarihini bilenlerin değil. Çoğu zaman uzaklara dalıp gidiyor. Anılarla başbaşa kalmayı tercih ediyor. Diyarbekir’de sonsuza dek unutmak ve hatırlamak istediği ne çok şeyi var. Bu yaman çelişkiyi nasıl aşabileceğini bir kendisinin bir de zulmün ve direncin kıran kırana savaşına tanıklık ettiği o günlere tanıklık edenlerin bileceğinin farkında. Anlatmak ve yaşamak, bilmek ve görmek arasındaki mesafe sanki biraz daha büyüyor. Gözlerinin bu aralar daha sık dolmasından anlıyorum bunu.
Kavganın her türlü biçimini bilen ama açlıkla ilk kez tanışanlar çoğunlukta. Dağlarda açlık bir zorunluluk iken burada gönüllülük halini alıyor. Gönül Kaya 39,6 derece ateşle yatarken bile espri yapabiliyor mesela: “Senin bu tuzlu suyun altı yanmış” deyip doktoru şaşkınlık içinde bırakıyor. Halsizliğine ve doktorun uyarılarına aldırmadan gelen ziyaretçilere bir gülüş armağan ediyor. Bir de gururlu ki sormayın. Ateşler içinde yatarken kimsenin resmini çekmesini istemiyor. Haberlere konu olmak istemiyor. Sadece gerçeği yazan gazetecilere bile brifing veriyor. Düşmanının bedeninden koparamadığı güçlülüğünü, güleryüzünü ve sevecenliğini inatla koruyor.
Ahmet Çelik’in derdi de aynı: “Aman ha benim hasta olduğumu basına vermeyin, bütün aşiret buraya toplanır “ diye pazarlık yapıyor gazetecilerle. Gelen ziyaretçilerle yaptığı sohbetler dışında bir de aşiretin üyeleriyle özel oturumlar yapıyor. Sosyologlar gelse Kürt diasporasının acı sonuçlarını buradan bile anlayabilir. Heilbornn, Köln, Darmstadt, Saarbrücken, Hannover vs. bir o kadar da Türkiye kentlerinde ve Kürdistan’da varmış Meşkina aşiretinin mensupları. Fuat Kav, Ahmet Çelik’in bu kadar çok ziyaretçisi olmasına şaşıyor ve ona “demek mücadelemiz olmasaydı kimse bizi ziyaret etmezdi” diye takılıyor. Çelik, Kürtçe bir atasözü ile cevap veriyor ona. Atasözü ama bir kavga kanunu aynı zamanda. Kürt halkının vefakarlığını özetleyen daha güzel bir cümle olamazdı: “Bê xwedan dibe bê xwedî nabe!” (Tanrısız olunur ama sahipsiz olunmaz).
Grubun en genç üyelerinden biri olan Öner Uludağ 23 yaşında. Fuat Kav da, Diyarbekir Cezaevin’de açlık grevine başlarken bu yaşlardaydı. Bir gençte olması gereken tüm meziyetler mevcut Öner’de. Pratik bir zekası var, kavrama gücü yüksek, esprili, atik ve bir o kadar da duygusal. Gizlediğini sanıyor duygularını. Bu da bir gençlik özelliği olsa gerek. Zamanın ona geri vermeyeceği şeylere hoyratça yaklaşıyor. Günlük yaşamda alabildiğine doğal ama resmi hava, eyleme başladığı ilk gün giydiği gömlekler gibi üzerine bol geliyor. Günlerin ilerlemesi her açıdan kötü. Eylemin 16. gününde bile bilek güreşini kazanan Öner, enerjisini yitirdiğinde her akşam tekniği kim kurup, eylem yerini terkedemedikleri için gidilemeyen sinemayı buraya kim getirecek diye kara kara düşünüyoruz.
Eylem çadırının önünde asılı duran pankartta “Öcalan şu kadar gün tecrit altında, bizler şu kadar gündür açlık grevindeyiz” deniliyor. Öner cebinde taşıdığı falçatasını çıkarıp bir rakam kesiyor ve pankarta iliştiriyor. Peki enerjisi tükendiğinde kim yapacak bunu. O eylemin sonuna dek bu görevi gönüllü yerine getirmek istiyor. Biz de öyle olsun istiyoruz…
Ve Dilan. Su gibi bir kadın. Her türlü kötü niyet onun gülüşünde eriyor. Bedeni eriyor azar azar ama o aç değil tok. Ablasının “aç olsanız bile midenizin üzerine bir taş koyun yeter ki bu acılar sona ersin sen de madem başladın bu eylemi sonuna kadar götür” sözleri doyurmuş onu.
Eylem’e nazar değer diye korkuyor arkadaşları. Enerjisini en çok koruyanlardan biri. Dönüşümlü açlık grevine gelen kardeşini koruyup kollamayı da ihmal etmiyor. Haksızlıklara tahammül edemediği her halinden belli. Benim ki de laf.. Onun için zaten bu eylemin içinde.
Tüm kadın eylemciler gibi Delal de oldukça sakin. Yaşanmışlıkların, tecrübelerin insana kazandırdığı türden bir sabrı var. Öğrendikleri yetmiyor demek ki en çok kitap okuyanlardan biri.
Nigar’ın ki de bir sosyolojik çözümleme konusu. İlk gördüğünüzde yalnızlığı sevdiğini sanıyorsunuz, oysa alabildiğine sosyal. Tek sorun şu kahrolası asimilasyon politikasının yarattığı sınırlar. Çok iyi Kürtçe konuşuyor ama asimilasyon mağduru olan ve Türkçe konuşanlarla diyalog kuramıyor. Aksi gibi gelenler İngilizce de bilmiyor.
Grubun en olgun üyeleri Şoreş ve Xorto… Halsizliklerini, hastalıklarını kimseye belli etmeden atlatmaya çalışıp doktorun işini kolaylaştırmaya çalışıyorlar sanki…
En genç üyelerden biri olan Harun ise eylem içinde eylem yapıyor. Açlık greviyle ilgili her ayrıntıyı meraklılarına sosyal medyadan duyuruyor. Kim inkar edebilir ki sosyal medyanın gücünü…
Doğu Kürdistanlı Tarık da bu güce inananlardan mı yoksa Türkçeye haklı bir alerjisi olduğundan mı bilinmez günü bilgisayar başında geçiriyor. Ben ikinci ihtimalin daha güçlü olduğunu düşünüyorum.
İmam, Mele ve Hasan ise volta atmaktan bıkmıyor. Hasan arkadaş her hafta sonu eşini kızını ve oğlunu ağırlıyor. Açlıkla boğuşmaktan gocunmuyor ama onların gözlerindeki kaygıyı biraz olsun gidermek için çaba harcarken ne kadar zorlandığını hissedebiliyorum.
St Maurice kiliseninin çanları her çaldığında ürperiyorum. İçeride açlığa yatan 15 kişi için ise bunun bir önemi yok. Onlar zaman ilerlesin istiyorlar.
ZİLAN DİYAR/STRASBOURG