Ne ‘erken seçim’ ne de ‘seçimin tekrarı’ olayıdır bu. İttihat ve Terakkici Bab-ı Ali darbesinden sonra muhtıra darbesi, askeri darbe, e-darbe, post modern darbe, yargı darbesi gibi büyük bir darbe çeşitliliğine sahip olan geleneksel devlet, darbeci geleneğini yeni bir tür ile zenginleştirmeye devam ediyor. Devlet bu kez kaynağı aynı, ama uygulama yöntemleri farklı olan yeni bir darbe cinsiyle, ‘seçim darbesi’ yoluyla halk iradesini doğrudan namlunun ucuna yerleştirmiştir. 

Kaynağı aynı olsa da hedefi itibariyle bu yeni darbe türü, bütün önceki darbelerden farklı olarak, devletin siyasal yönetimine (siyasal iktidarlara) yönelik bir ince ayar darbesi değil, halkların iradesine karşı doğrudan ve açıktan gerçekleştirilen bir ‘yok sayma’ hareketidir. Daha önceki bütün darbeler halkların iradesini yok saymalarına rağmen, halka karşı eylemlerini açıktan yönlendirmek yerine dolaylı bir yol tercih edilerek, onların iradelerini temsil eden siyasal yönetimlere yönelmişlerdi. Ama bu kez, AKP Devleti tarafından, “7 Haziran seçimlerinde yanlış karar verdiği” var sayılan halk iradesi açıktan hedefe yerleştirilmiştir. Seçimlerde, özellikle “seni başkan yaptırmayacağız” hedefiyle kararını netleştiren halk, bir anlamda yeniden ve zorla AKP çizgisine çekilmek istenmektedir. 

Bu darbe, sadece halkın iradesini yok sayma girişimi değil, aynı zamanda açık anlamıyla “7 Haziran’da bütün siyasal denklemleri alt üst eden halk iradesinin cezalandırılması eylemidir” diyorum. Üstelik henüz 7 Haziran öncesinde ve seçim sürecinin içinde bu darbenin uygulama adımları atılmaya başlanmıştı. Cumhurbaşkanının Anayasa’yı açıktan ve defalarca ihlal ederek seçim meydanlarında AKP ve başkanlık propagandasını sürdürmesi; haddini aşarak ve hiçbir ahlaki kurala bağlı kalmaksızın özellikle HDP’ye yönelik ölçüsüz suçlamalarla, iftira ve tehditlerle seçime müdahil olması da eğer bir darbe değilse, darbe nedir? Faşist bir akıl hocasının seçim sürecinde “süper olur!” sözüyle tarihe geçen anayasal bir kurumu hedef alan sözleri bir darbe sloganı değil de nedir? Bir başka siyasetçi katilin “mekanlarınızı başınıza yıkarız” sözcüğüyle başlayan ve seçim dönemi içerisinde sürdürülen Ağrı, Adana, Mersin, Diyarbakır ve Rojava’ya yönelik açık bombalı saldırılar faşist Evren Anayasası’nın kurallarını bile aşan ve devlet eliyle gerçekleştirilen bir darbe değil de nedir? 

Bütün Kuzey Kürdistan’da gerçekleştirilen ve örneğini NAZİ dönemlerinde Yahudi toplama kamplarında ve AKP Türkiye’sinde KCK tutuklamalarında gördüğümüz siyasete yönelik cadı avları; daha çok çocuklara yöneltilen sokak infazları ve Roboskî’yle kardeşleşen Türkiyeli sosyalistlere yönelik Suruç Katliamıyla polis teşkilatı-yargı ve askeri teşkilatlarda her gün ve kitlesel olarak gerçekleştirilen mevzilenmelerle bütünleştirilerek düşünüldüğünde, halkların iradesini teslim almak için girişimini çoktan başlatmış dört dörtlük bir devlet darbesinden söz etmek yanlış olabilir mi?

Evet, Türkiye 80’den sonra süreklilik kazanan darbeci yönetim sistemini yeniden güncelleştiriyor. 

***

Bir süredir Türkiye’de olduğum için ne yazık ki değerli Yeni Özgür Politika gazetesi okurlarıyla iki haftadır buluşamadık. Açıkçası, seçim sonrasında ciddi değişime uğrayan yaşamıma Türkiye büyük oranda oturdu. Üstelik bunca yıllık sürgünlük yaşamından sonra, Türkiye cumhuriyetinin en hararetli seçimlerinden birinin ortasında Türkiye’ye (hem de Adana’ya) düşmek, benim açımdan bulunmaz bir şans idi. Avrupa’da daha çok kurumsal ilişkiler çerçevesinde birlikte yürüdüğüm halkları şimdi kendi mekanlarında, kendi topraklarında, kendi kültürleri içinden kucaklayabiliyorum. Kendimi, politik çalışmanın sıcaklığı içinde buldum. Yeni dönemde Adana Milletvekili Rıdvan Turan’ın politik danışmanı olarak görev yapacağım. Saygılarımla.