Seçimlere 27 gün kaldı. Öyle ama, şimdi içinden geçtiğimiz devlet krizi, 30 Mart günü bir sonuca bağlanmış olmayacak. Sonuçta bir yerel seçim yapılacak.  

Şurası açık: Seçimlere kadar, yani 27 günlük kısacık dönem içinde, hem BDP’nin, hem de HDP’nin “siyasetin ince” yanlarını bir yana bırakıp, kavga eden sistem güçleri arasındaki “nüansları” hesap dışı etmesi anlaşılır bir şey olabilir. Sonuçta seçim yarışındalar.  
27 gün sonra meseleyi böylece “basite indirgeme” işi bitecek. Karşımıza, daha da derinleşmiş olan “devlet krizi” çıkacak. Bu öyle bir kriz ki, onun sonuçlarını kestirmek çok zor.
Ama şimdiden söylenebilir ki, AKP ve özellikle Erdoğan grubu büyük bir yenilgiye doğru sürükleniyor.
Aklı evveller diyor ki, “Erdoğan ve etrafı yolsuzluk yapmanın bedelini ödüyor”... Devlet krizinin temelinde “yolsuzluk” yattığını her kim söylüyorsa, o kimse ya kapitalizmden hiç bir şey çakmıyor, ya da halkı kandırmaya çalışıyor. Tekelci kapitalizmde yolsuzluk, artı değerin ve toplanan vergilerin tekeller ve bürokrasi arasında yeniden paylaşılması yönteminden başka bir şey değildir.  
Şu anda olan biten açıktır; egemenler “yolsuzluk yapma tekelini” birbirlerinin elinden almak için kavga ediyor. AKP yıkılsın, yerine geçecek olan, en az onun kadar aynı yola başvuracak. Halk, “yolsuzluk yapana karşı, yolsuzluk yapacak olanı tercihe” zorlanıyor.
Her neyse. AKP elbette “yolsuzluk yapmanın bedelini” ödemiyor. AKP “Çözüm süreciyle ve demokratikleşmeyle” çelik-çomak oynamanın bedelini ödüyor. Şöyle:
Eğer AKP “Çözüm süreciyle ve demokratikleşmeyle çelik çomak oynamak” yerine, şu son büyük fırsatlarla dolu yıl boyunca, terörle mücadele yasasını iptal etseydi, cezaevlerinde yatan Kürt siyasetçilerinin serbest bırakılmasını sağlasaydı, yeni demokratik anayasa yapma sözünü, “yeni ve demokratik anayasaya karşı olanların vetosuna mahkum” ederek, kirli bir oyun oynamasaydı, bugünkü kriz, “basit bir yolsuzluk iddiası” olmanın ötesine bile geçemezdi. Devlet krizine dönüşemezdi.
Hele Amerikan Hükümeti, böylesine demokratik reformlar yapmış bir hükümete karşı, onu devirmek isteyen Cemaat’i, CHP’yi, Ergenekoncuları, MHP’yi, “milliyetçi solcuları“ destekleyemezdi. Avrupa devletleri, hiç de yabancısı olmadıkları bir “yolsuzluk” işi yüzünden böyle demokratik bir hükümetin devrilmesine “evet” diyemezdi.
Şimdi ne oluyor? Erdoğan bağırıyor; “yolsuzluk bahanesiyle beni devirmek istiyorlar...”
Doğru söylüyor.
Doğru söylüyor ama, eksik söylüyor. Yolsuzluk “bahanesi”, bu yolsuzluk ister yapılmamış, ister yapılmış olsun, demokratik bir hükümete sökmez. Hiç kimse böyle bir “bahaneyle” demokratik bir hükümeti yıkmayı göze alamaz, en fazla onu yıpratabilir, yolsuzluk yapanları “istifaya” zorlayabilir.
Ama şimdi olan bu değil.
AKP, çözüm ve demokrasi yolunda yürümediği için, yolsuzluk iddiaları büyük bir devlet krizine yol açtı. Devlaetin polis gücü ve yargı erki parçalandı. Hükümet yanlısı bürokrasi ile hükümet karşıtı bürokrasi cephe cepheye geldi. Artık Başbakan’ın istifası bile krizden çıkışa yetmez. Durum “kim kimi durumudur.” O nedenle artık ne Başbakan istifa edebilir, ne de “paralel yapı” geri adım atabilir.
Asıl karar aşaması seçim sonrasında. Biz ya “seyirci” kalacağız. Ya da “yıkılmak istenenle yıkmak isteyenler arasındaki farkı” hesaba katan “ince” bir politika izleyeceğiz...Malum “ince” politika, gücü olanların işidir...
Bu politikanın kilit cümlesi bana kalırsa  şudur: “Fırat’ın Batısında kim çözüm görüşmelerine hukuki temel sağlar ve bu yönde geriye dönüşü mümkün olmayan adımlar atarsa, demokrasi güçleri bu adımları atanların kimliğine bakmadan, onlarla yürüyecektir.” Hem “ince” hem de “basit” bir politikadır bu...