Uzun bir yolu haddi hesabı olmayan bedeller vererek adımladık. Kuşkusuz her bedel kutsallığıyla tarihe nakşedilirken, bu duruma tezaten neden olanlar da bir leke olarak kalacaktır sayfalarda. Bu varoluştan bu yana böyle süregelmiş ve böyle de devam edecektir. 

Evet, uzun bir yoldan geldik. Ama mevcut sistem ve iktidarların icraatlarından ve kapanlarından hep bir yara, hep bir darbe alarak adımladık bu yolu. Statükocu bir zihniyetle ülkeyi yönetelerin inkar ve asimilasyon politikaları, işkenceleri, esaretleri, tecrit ve tasviyelerinden yılmadan mücadelesini sürdüren bir halkın bir arada atan nabzı getirdi bizi bugünlere. Bunun saltanatlar tarafından gözardı edilebilmesi artık mümkün değildir, biline. Öyle ki ateşin bacalarını sardığı bir atmosfer de gün yüzünde. Keza şimdilerdeki cumhurbaşkanının, partisi AKP ve başbakanın, anayasa ihlali ve diğer bütün suçların ortakları ve yandaşları da bu gerçeği çok iyi bildikleri için büyük bir korku içindeler. Son günlerdeki telaşları, tutarsızlıkları, pervasızlıkları, her türlü hukuksuzluğu göze almışlıkları, evrensel hakları ezip geçmeleri, suç üstüne suç işlemeleri bu korkuya ne denli kapıldıklarının da resmidir. Lakin bilinen bir gerçek var ki, korkunun ecele faydası yok!

Bu tabloda önemli bir husus olan ve hükümetin “çözüm süreci” ancak benim ısrarla “İmrali süreci” olarak tanımlandırdığım sürecin bir manuel terazide tartılacağından bahsetmiştim daha önce. Öyle de oldu. Epey bir tartıldı keza. Ancak bu terazinin hükümet tarafındaki gözü hep havada kaldı. Yani çözüme dair uçurulan barış güvercini geçmişte olduğu gibi yine tek kanatlı kaldı. Peki tek kanatlı kuşun uçtuğu görülmüş mü? 

Tüm bunlar bir yana, henüz sürecin başındayken ve o dönemde Recep Tayyip Erdoğan henüz cumhurbaşkanı seçilmemiş iken sürecin isimlendirilmesiyle bile bizlere ne denli samimi olduğunu anlatmaya mı çalışıyordu? Velev ki samimiydi, bu söz değiş-tokuşunu bizler mi anlamak istemedik yıllardır? Recep Tayyip Erdoğan’ın 2009’da başlattığı “Kürt açılımı” paketini hepimiz hatırlıyoruz sanırım ve yine aynı yıl içerisinde kendisine tek muhattap olarak gördüğü legal siyasi parti DTP’nin 11 Aralık 2009’da kapatmasını da hatırlıyoruz. Akabinde ise güya anadil eğitimi ve yayınına dair göğsüne taktığı samimiyet rozeti TRT6’yı ve buna tezaten yine Kürtçe’ye gösterdiği tavır ve takıntısını da unuttuğumuzu sanmıyorum. Bu gibi örnekleri, bu iktidarın tarihçesini tekrar gözlemleyerek nice nice örneklerle çoğaltabiliriz. Ancak çözüm veya itimada vesile olur mu, bunu tartışmaya bile değmez. Yine de iyi şeyler beklemekten yana olan ötekileştirilmiş, ezilmiş halk, demokratik bir gelecek için mücadelesinden hiç vazgeçmedi. Bunun yanısıra ağızlarını yakan sütleri gözardı etmeyip kasedeki yoğurdu artık üfleyerek yemenin de farkında olarak yürüyor bu halk.

Şimdilerdeki Başbakan Davutoğlu ise aynı daha önceki AKP yetkilileri gibi “Çözüm sürecini sonuçlandıracağız” diyor zaman zaman. 13 yıldır her seçim öncesinde olduğu gibi anayasayı değiştireceğiz demagojisini yineliyor. Bir taraftan “Kürt sorunu yok” diyerek gerçek politik yaklaşımlarını ortaya koyarken, bir taraftan da başta Kürt halkı olmak üzere Kürt sorununun çözümünü isteyen Türkiye halklarının oylarını almak için “çözüm sürecinde ısrarlıyız” hezeyanlarıyla mitinglerde boy gösteriyor. Böylesine ikiyüzlü bir politika izleniyor maalesef. Zira yıllardır böyle bir siyaset izlenerek Kürt sorunu çözümsüz bırakıldı. Bunun da psikolojik kültürel soykırımcı bir hegemonya olduğu bilinmelidir artık.


***

7 Haziran Genel Seçimleri için başlatılan kampanyanın son günlerindeyiz. Parti liderleri son mitinglerini yapıyor. Bereketli bir şekilde ilerleyen HDP, alışılagelmiş, tıkanmış ülke siyasetinin önünü açan ve yenileyen bir duruşla meydanları tıka basa insan seliyle dolduruyor. Bütün halkların ve inançların demokratik bir zeminde yeni bir yaşam sürdürmesi için epey güçlenmiş bir şekilde genel seçime giriyor. Marx’ın yıllar önce dediği gibi “Şimdiye kadar gelen filozofların hepsi var olan sorunları söyledi ama kimse değiştirmek için bir şey yapmadı” söyleminin ötesine geçilmelidir artık. Bu noktada HDP iddiadan çok ötede bir seyir izliyor ve bütün samimiyetiyle bunu göğüslüyor. HDP’nin bu açık, meşru ve şeffaf siyasetinin ülke adına bir kurtuluş olduğunu söylemek de yerindedir. Bu durum AKP ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kabusu olmaya başlamış olmalı ki barajı aşmaya çalışan HDP ve muhalefete her türlü hakarette bulunuyor. HDP’den çalacağı milletvekili sayısıyla mutlak bir saltanat sürdürmeyi düşündüğünü de aleni olarak gösteriyor. Siyasetini sadece statükocu bir zihniyetle yürütmeye devam etmek isteyen AKP, HDP’yi kurduğu barajın altında bırakmak için her yolu mübah görüyor. Amacına ulaştığı takdirde monarşik bir devlet yapısına gidilecek. Hukuk, adalet, anayasa, ahlak, hak ve özgürlüklerin noksanlaştığı ve hatta belki yok olacağı bir başkanlık sistemiyle taçlandıracaktır kendini. Bu yüzdendir HDP’ye karşı korkuyla etik olmayan her yola, saldırıya başvurmaları.

Seçimlere giderken, HDP’nin ülke adına demokrasi ve özgürlük getireceği gerçekliliği geniş kitlelerce net olarak görülüyor ve destek buluyor. Ilımlı, vicdanlı, aklı başında nice kesim ve kişilerce bu durum oldukça çok dillendiriliyor ve değerlendiriliyor. Lakin yine bu gerçeklik karşısında Kürt siyasal hareketinin geçmişten bugüne gelen yaralı sırtını görmezden gelmiş, Kürt düşmanlığını ibadeti olarak görebilecekler de muhakkak olacak ve sandık başında elini vicdanına koymayacaklardır. Korkunç olan o ki HDP’ye verilmeyen her oy AKP’ye verilmiş olunacak ve HDP’nin “Demokratik Ulus, Demokratik Türkiye, Yeni Yaşam Projesi” ötelenmiş, yerine AKP’nin sömüren, ötekileştiren, karanlık saltanatı desteklenmiş olunacak. Özetle seçimlerde kullanılacak her oy ülkenin bütün halklarının zarar veya yararına olacaktır. Bunun maliyeti hepimiz için de büyük olacak. Bu nedenle gerçeği görelim, vicdanın sesini dinleyelim!