Haziran 2015 Genel Seçimleri'ne fazla bir zaman kalmadı. Seçimin Mart-Nisan ayına alınması da gündemde olduğundan işin önemi ortada. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi'nin barajı kaldırma ihtimali ve buna karşı AKP medyasının başlattığı karşı saldırılar gündemi işgal ediyor.
12 Eylül faşist darbesinin, her türlü sistem muhalefetini ama özellikle solu, Kürtleri ve Alevileri TBMM dışında tutmak için getirdiği yüzde 10 barajının demokrasi dışı-düşmanı niteliği ortadadır. Ne var ki faşist Evren darbesinin barajını canla başla savunan AKP demokrat geçiniyor ama barajın kaldırılmasını savunanlar darbecilikle suçlanıyor. Böyle komedi ancak Türkiye'de olabilir.
Ama bu sadece komedi değil, demokrasi adına kanlı bir trajedidir. Faşist Evren çetesi, halkın farklı kesimlerini siyaset dışında tutmak için bu barajı getirdi. Böylece huzur ve istikrarı sağlayacağını zannetti. Muhaliflerin bir kısmını vurup öldürdü, zindanlara tıktı. Buna karşı Kürdistan muhalefeti dağlara çıktı. Sessizlik bozuldu, istikrar pamuk ipliğine bağlı kaldı. TC tarihinin en kapsamlı ve en uzun silahlı direnişi başladı. Bugün bu sorunun çözümü için diyalog ve müzakere süreci tartışılıyor.
Bu sürecin başarıya ulaşması için eksiksiz ve tam bir demokrasi şarttır. Bunun için de ilk adım olarak barajın kaldırılması, nispi temsil ve hatta Milli bakiye sistemiyle tüm farklılıkların TBMM'de temsil edilmesi gerekiyor. Ancak böyle bir meclisin yapacağı yeni bir Anayasa ile demokrasiye geçilebilir ve istikrar sağlanabilir.
Oysa AKP demokrasi değil, tek Parti-tek Şef diktası istiyor. Yeni baskı yasalarından medet umuyor. Bu nedenle yüzde 10 barajı ve baskın seçimlere bel bağlıyor. Milyonlarca oy çöpe giderken 10-15 bin oyla AKP'liler vekil seçiliyor. Bu durum yeni savaşlara davetiye çıkarıyor.
Bu seçimlere de yüzde 10 barajıyla girilirse demokrasi güçlerine büyük bir görev düşüyor: HDP, her şartta, barajı mutlaka aşmalıdır. Bu mümkün ve zorunludur:
Bu nedenle en çok oy almak ve oy çalınmasını önlemek için kapsamlı bir mücadeleye girmek şarttır.
Bu konuda önemli bir nokta da yurtdışındaki seçmenlerden yeterli oy alabilmektir.
10 Ağustos 2014, Cumhurbaşkanlığı seçimlerine bakarsak:
Yurtdışındaki seçmenlerin tüm seçmenlere oranı yüzde 5-6 arasıdır. Seçimlere katılım ise gümrüklerde kullanılan oylar da dahil yüzde 18.8 yani yaklaşık yüzde 19 diyelim. Genel katılım oranının yüzde 74.13 olduğunu düşünürsek her şartta çok düşük bir oran. Bütün faktörleri-yasal zorluklar, tatil sezonu vb.-göz önüne alsak da çok düşük bir oran.
Selahattin Demirtaş, oran olarak Türkiye'deki orana yaklaşmış olsa da aldığı net oy 43 bindir. Üç milyona yakın seçmenden 43 bin oy. Yurtsever-demokrat güçlerin oy oranı bu kadar az olamaz. Ama seçimlere yönelik olarak ciddi bir çalışma yapılmadığı için sonuç böyle olmuştur. Bu durum hepimiz için ciddi bir eleştiri-özeleştiri konusudur. Oysa, sadece yurtdışından alınacak oylarla barajı aşmak garantiye alınabilir.
Hiç vakit geçirmeden ev-ev, dernek-dernek çalışıp seçmen listelerinin kontrolü, kayıtsızların kaydedilmesi, oy kullanmasının sağlanması ve oyların sayımı- güvenliği için şimdiden çalışmak gerekiyor.
Haydi, hepimize kolay gelsin!