Kürdistan’da giderek yayılan şehir savunmaları, kimilerinin sandığı gibi, Kürtlerin “Türk tipi demokrasi müsameresi”nde, figüranlık kapma yarışı değildir.

Demokrasi, Türk mantalitesinde, ölü bir cenin, Kürtlerin deyimiyle cana gelip iyileşmesi “bê fayde” bir vak’asıdır. Bünyeye sindirilmiş saygı yok.

Çünkü Cumhuriyet ve demokrasi kavramları tepeden inmedir. Mücadele ile kazanılmış olgular değildir. Cumhuriyet fikri, devlet 1923 yılında savaşın galipleri tarafından onaylansın diye kabul edildi. Demokrasi kavramı da, yardım alma (İkinci Dünya Savaşının galibi Amerika’dan) yardım alma adına tepeden indi.

Tepeden inme olduğu için, “maksat demokrasi var desinler” göz boyamacılığı olarak kaldı. O nedenle, goygoycular yıllardır, demokrasi kavramını geveliyor, ama kendisi yok.

Kendi toplumuna yalan, Kürtleri oyalama ve göz boyamacılık ise Türk demokrasinin temeli oldu.

Varlığı onaylanıncaya kadar devlet, Kürtlerle Türklerindi. Düze çıkana kadar, iki halk eşit ve Kürtler, ek olarak bütünün içinde özerk yönetimlerine sahip olacaklardı.

Dolandırıldıklarını anlayan Kürtler, müşavere, görüşme halindeyken, 1925 kışında, ikinci bir atakla liderleri tutuklamaya başladılar. Şeyh Said’e kurulan tuzak, tepki görünce silahlar patladı.

Kürtler, hazırlıksız yakalanmışlardı. Başkaldırı için hiç bir hazırlıkları yoktu. Hayalleri baskına uğramış, patlatılmıştı. Cepheye koşanların büyük çoğunluğu silahsızdı.

Buna rağmen, kim ve öfkeyle dövüştüler. Diyarbakır (Amed) muhasarası ise hayal kırıklığı ve aynı zamanda, felaketin başlangıcı oldu.

Örgütsüz, eğitimsiz, silahsız kalabalık dağlara çekilip, olayların içinde eğitileceğine, örgütlü, eğitimli dönüş için dağıtıldılar.  

Türk devletinin müfrezeleri, üç aylık bir hazırlıktan sonra, yaz başlarında Kürdistan’ı istilaya başladı. Karşılarında örgütlü direnme yoktu. Dağlara çıkanlar silahsızdı.

 Türk ordusu, Kürdistan çayırlarını biçer gibi insan biçmeye başladı.

Bir yandan da, korkuyu yaymak için şehir ve kasaba meydanlarında darağaçları kuruluyordu. 13 sene süren kırımda, katledilen insanın hesabını, yanan köy sayısını kimse bilmiyor. Ama “Zilan Deresi”nin leba leb insan ölüleriyle dolduğu Türk ordusunun övünmesi olarak geçti tarihe. Dersim mağaralarında insanların fare gibi zehirlendiği de…

Bugün, Kürdistan şehirlerinde başlayan ve giderek yayılan savunma, kimileri için 1925’de yarım bırakılana başlangıçtır.  

1925’de alan boşaltılmasaydı Bicar insanlık yangını, Botan, Ağrı Dağı etekleri, Zilan, Dersim soykırımları olmayacaktı.

Ve bir Kürt bilge şöyle diyordu:

“Geçmişimiz, bizim onurumuzdur. Her şeyi kendi çağının koşulları içinde değerlendiriyor ve hiç bir bedeli küçümsemiyoruz. Ancak, bugünkü kuşak farklı.”

Bu kuşak kan ve ateş ortamında doğdu. Yas ağıtlarını dinleyerek büyüdü.

Daha çocukken, kurşuna dizilmiş Uğur Kaymaz’ın roketle paramparça edilmiş Ceylan’ın, okul çantası kana bulanmış Enes’ın ardından hıçkıranlar kuşağıdır, barikatların gerisinde direnenler…

Bir başka kuşak. Direnişçilerin ana ve bababları da başka. Yer yüzünde kimseye benzemeyen…

İspanya iç savaşında, Franco faşizmine direnen oğlu dinlenip uyusun diye, silahını alıp barikatın gerisinde nöbete duran Katalanyalı ihtiyar motifi yoktur.

Celal Başlangıç, bunu Amed’in merkezinde Sur’un daracık sokaklarında keşfetti. Oğlunu uyumaya gönderen baba nöbete duruyordu. Analar çay taşıyorlardı. Sabah kahvaltısı için tandır ekmeği pişiriyor, peynir tedarik ediyorlardı…

Özgürlük Kürtlerin de hakkı, ama pahalıydı. Gelecek kuşaklar Zilan’ı, Ağrı Dağı etekleri, Botanı yaşamasın, Dersim’in Axpanoz mağalarında fare gibi zehirlenmesin, 1990’lar benzeri kırımdan geçmesin, günümüzdeki gibi nişancı katillere hedef olmasınlar diye barikat nöbetindeydi…

Ama kimileri, kazancı azalıyor diye yakınıyor, politika esnafı, gelen giden oy hesabını yapıyordu.