Kent sadece şu an içinde yaşamakta olduğumuz bir mekân değil; aynı zamanda kolektif ve toplumsal belleğin birikim alanlarıdır da. Bir toplumun hafızasını yok etmek için öncelikle yaşadığı yerleri tarumar eder işgalciler. O topluma ait yaşanmışlıkları, kültürü, taşı, minareyi, yeni, eski fark etmeksizin kolektif bilince kazınan, halkın ortak birikim alanlarına saldırır. Yeniden inşa edip kendi yaşamını yeşertmeye koyulur ardından. Zira kent pratiği bir süre sonra ‘işgalcinin’ oturtmak istediği kültüre hizmet edip yaşam şeklini değiştirecektir. Fakat işgalcinin unuttuğu bir şey vardır; o da sözlü tarihin ve hafızanın mücadele ve aidiyetle ilgili olması… 


Genişletilmiş ikinci proje

İstanbul DEPO’da açılan “Hatırlamak ve Anlatmak için Şehre BAK”, Türkiye’nin farklı kentlerinden 24 genci buluşturan bir proje. Daha önce 2013’te ‘çatışmasızlık süreci’nde başlayan BAK projesi, 20–24 Nisan 2013 tarihlerinde ilk atölye çalışması için Diyarbakır ve Batman’da bir araya gelen katılımcılarla gerçekleştirdi.

Bu ilk buluşmadaki çalışmalarda da şehir ve hafıza ilişkisi üzerine eğitimler alan gençler, şehri araştırmanın yanısıra, fotoğraf ve video ile belgeleme yöntemleriyle çalışmalar yaptı. Bu defa alanını genişleten BAK, Aydın, Balıkesir, Batman, Diyarbakır, Çanakkale, İzmir, Mardin, Muğla, Şırnak ve Urfa’ya giden; yaşları 20 ila 28 arasında değişen gençlerle, toplam bir yıl boyunca proje kapsamında belirlenen bu şehirlerde yine çeşitli fotoğraf ve video çalışmalarına imza atıyor.


Ortak bir diyalog alanı

“Hatırlamak ve Anlatmak için Şehre BAK”ın ana amaçlarından biri de bugün ‘bölünmese de’ ‘duygusal kopuş’ anlamında birbirinden bir hayli uzaklaşmış şehir ve yaşamları birbirine karıştırmak, bir arada yaşamı mümkün kılmak için anımsatmak. Proje kapsamında gençler kendi doğup büyüdükleri yerlerden çok uzaklarda çalışma yapıyor. Gençler sadece ‘dışarıdan bakan bir gözlemci’ profili çizmekten öte, gidilen yerlerde bir kültür paylaşımı yapmaya çalışıyor. Amaç ortak bir diyalog alanı oluşturmak. Bunu da ortak bir üretim alanı oluşturarak, tanıma ve anlamaya ağırlık vererek yapıyor. Proje deneyimlerini anlatan gençler, gittikleri yerlerde neyle karşılaşabileceklerini az çok bildiklerini aktarıyor. Fakat bu deneyimlerin hayatlarından başla bir alana kapı açtığını da ifade ediyorlar. Zira ‘taşın’, ‘aile albümlerinin’ ya da bedene çizilen ‘dövmelerin’ hikâyelerini o topraklarda anlamaya ve tanımaya çalışan gençler; aynı topraklarda yaşadıkları ‘öteki’ hayatlarla hemhal oldukları bir serüvenin içine giriyor.


Gündelik yaşamdan, katliamın izlerine…

Çalışmaların çoğunda konular hem gidilen bölgelerdeki gündelik yaşamın akışını izleyebilmek hem de kolektif hafızanın izlerini sürmek etrafında birleşiyor. Özellikle Kürt illerinde yapılan film ve fotoğraf projeleri, bölgenin gündelik yaşam ritüeli üzerinden inşa ediliyor. İlk BAK projesi gibi ikincisi de çatışmasızlık dönemine tekabül ediyor. 40 yıla yakındır savaşın yaşandığı coğrafyanın farklı alanları kadraja yansıyor. Sayfiye alanları, kentsel dönüşüme direnen son bakkallar, dam üstünde kadınların kurduğu özerk alan, göçebe yaşayanlar ve katliamlardan geriye kalan aile albümleri… Batı’da kadraj daha ‘öteki’ alanlara çevriliyor. Geçimini plaj şemsiyesi yaparak sağlayan ve 2015’te meclise kadar uzanan Purçu Ailesi’nin (ilk Roman milletvekili Özcan Purçu’un ailesi) hikâyesinden; İmroz’a (Gökçeada) uzanan ve Rumlara uygulanan politikaların hem kişilerin hafızalarında hem de kentin yapılarında izleyen çalışmaya…


‘Sur ve Cizre’den önce’

Sur ve Cizre’de üç ayı geçkindir süren ablukalar en çok da kentin yıkım kareleriyle yansıdı bizlere. Bodrumlarda öldürülen insanlar, yerle bir edilen, harabeye dönen şehir ve gidenlerin anlattığı, bizimse duyamadığımız o öldürücü koku… Özellikle Cizre’deki tablonun vahameti yasak sonrası çekilen fotoğraflarda ayan beyan görülebiliyor. BAK projesine katılan birçok genç, geçen yıl çekim yaptıkları ve şimdi yıkılmış bu kentleri anlatırken, gündelik yaşamın uzun süre o coğrafyaya eskisi gibi gelemeyeceğinin farkında. Hepsi de cümlelerine ‘Sur ve Cizre’den önce’ diyerek başlıyor. Nitekim yazının başında kolektif hafızanın kent ile olan ilişkisini anlatırken, bunu yok etmenin, şehri yıkmakla başladığından bahsetmiştik. Fakat yıkım sadece ‘kan, gözyaşı ve acıyı’ anlatmaz. Kent yenileşmesi ya da yıkım, adı her ne ise onun anlattığı bir başka hikâye daha vardır o da; direniş ve mücadele. Sadece Cizre ve Sur için geçerli değil bu. Toplumsal tarihin ve hafızanın ortak alanlarından biri olan Emek Sineması, Narmanlı Han da buna örnek gösterilebilir. Zira yeniden inşa edilen bu alanlar bir mücadele pratiğinin de hikâyesini anlatır. Yaşayan bir kent kadar yıkılmış bir kentin de anlatacakları vardır…


Koma Dam ve çatısız kadınlar…

“Hatırlamak ve Anlatmak için Şehre BAK”ın en ilgi çekici hikâyelerinden biri “Koma Dam” adlı çalışma. “Koma Dam”, Batman’da bir grup kadının; muhafazakârlık, erkek egemen sistem ve hızla yapılaşan kent yaşamını, dışarıda bırakarak kurduğu ve özerkleştirdiği bir çatı hikâyesi. Gündüzleri annelerin ve çocukların kullandığı bu çatı, akşamları bir grup genç kadının film izlediği, sohbet ettiği, halay çektiği ve şarkılar söylediği bir alana dönüşüyor. Kadın, hapsedildiği evden özerk bir alan inşa ediyor, tıpkı ‘kendine ait bir oda’ arayan ‘kadın’ gibi bir alan pratiği yaratıyor... Toplumsal anlamda ‘hapis’ olarak inşa edilen ‘yuva’nın başındaki çatıyı söküp atan Batmanlı genç kadınlar, yaşamına istedikleri oranda karışamadıkları şehrin tepesinden gökyüzüne açılan bir yeni bir kültür inşa ediyorlar, dillerinde Delila’nın ezgileriyle…


Projeler

Anadolu Kültür Vakfı ile Diyarbakır Sanat Merkezi’nin Geniş Açı Proje Ofisi ve docİstanbul Belgesel Araştırmaları Merkezi işbirliğiyle hayata geçirdiği Hatırlamak ve Anlatmak için Şehre BAK projesi’nde yer alan çalışmalar şöyle: Doğu’nun sayfiyesi: Hazar, Koma Dam, Son Bakkal, Hayıt, Zîlan, Tene Yazmak, İmroz, Olağan Haller, Taş, Gizli Özne, Veger (Dönüş).



SUZAN DEMİR