Bana bir gün, birileri ‘Sen bir Kürt olarak ne istiyorsun’ diye sorarsa, şunu diyebilirim: “Ben kendimle ilgili tanımlarda sizin tanımlarınızı değil, kendi tanımlarımı kullanmak istiyorum”. Frantz Fanon, “Sizi sömürgeleştiren yabancıların sizde yarattığı en büyük yıkım, zamanla sizin kendinize onların gözüyle bakmanızı sağlamalarıdır. Orada artık sizin gözünüz ve sizin bakışınız yoktur” demişti. Fanon, bunu söylerken, kendinize sizi kodlayan, sizi biçimlendiren işgalcilerin gözüyle bakarsınız; kendi dilinizle konuşsanız bile bu dil zamanla sizi sömürgeleştiren iktidarların biçim verdiği bir dil olacaktır demek istemişti belki de. Amed’de yaşlı bir amcanın ‘Kurd xayin e’ lafı ile bir Türk faşistinin ‘Hain Kürtler’ lafı aynı zihinsel referansın iki ayrı çıktısıdır. Amed, Kürtlerin kendi içinde bütünleşemeyişinden yani öfkesinden söyler bunu. Ankara ise Kürtlerin tam iki yüz yıldır durmadan isyan etmesinden ve yüce devlete biat etmeyi inatla ret etmesinden dolayı yani nefretinden söyler. 90’lı yıllarda köyleri yakılmış ve Colemêrg’de herhangi bir varoşa savrulmuş, berbat bir Türkçe aksanı inatla konuşan genç bir kızın trajedisi, Frantz Fanon’un bahsettiği beyazlar tarafından kışkırtılmış siyahi bir kompleksin dışavurumudur. ‘Diya min Kurd e lê ez ne Kurd im’ (Annem Kürt ama ben değilim) cümlesinin altı yaşından itibaren bilinçaltına kazınmış ‘andımız’ ve ilkokulda ezberletilmiş şanlı tarih kitaplarıyla bağlantısını kim inkâr edebilir artık. ‘Bajarî Tirkî, gûndî Kurmancî diaxifin’ (Şehirliler Türkçe köylüler ise Kürtçe konuşur) trajedisini, Marks’tan belki de daha doğru çözümleyecek kişi, Mardin merkezde devlet erkânıyla yoğun münasebetleri olan bir Kürt esnafın dükkânına girip Kürtçe konuşan ve terslenen bir başka Kürt köylüsüdür. Söz konusu esnafın yanında o an tesadüfen batılı bir memur oturmuşsa bu durum her an köylüye karşı ağır bir tiksinti ve aşağılamaya bile dönüşebilir. ‘Tirkî zimanê efendiya ye’ (Türkçe efendilerin dilidir) cümlesini ilk duyan için cümlede bir derinlik sezinlenmeyebilir. Zîlan Katliamı’nı bizzat yaşamış, Ercişli yaşlı bir amcadan duyduğum bu söz, Frantz Fanon’un anlatılarını büyük oranda özetleyebilecek bir cümledir. AKP’nin yetmiş beş adet Kürt milletvekili ile Ercişli amcanın zihnindeki Kürtlük algısı aynıdır. Kürtlerde ruhani önderlere ve alimlere verilen bir sıfat olan Seyda kelimesini Erdoğan’a atfeden bazı insanların varlığı ‘minareler bizim süngümüzdür’ diyen Erdoğan’ı yüzde yüz haklı çıkarmaktadır. O süngünün kime karşı nasıl kullanıldığını uzun uzun açıklamaya gerek yoktur sanırım.
Kürt entelektüel camiasının Kürtçe ile ilişkilenme tarzı çok daha trajiktir. Avrupa’da Luther’in İsa’ya meydan okuyuşunun üzerinden belli bir süre geçtikten sonra kilisenin yerine ikame edilen büyük bir mabet kuruldu: Merkezi Kıta Avrupa’sı olan Rasyonel Bilimler Mabedi. Bu büyük mabedin son dönem çıktıları olan post-yapısal, post-modern, post-marksist, post-kolonyalist bir sürü teori hatmetmiş birçok Kürt entelektüeli, yerelin merkeze karşı direnişini dil üzerinden örgütleyeceğine modernite karşıtı birçok teorinin temel referanslarını kullanarak mistik ve barbar Doğu’yu yeniden keşfetmiş gibi kendi Kürtlüğünü keşfetmeye başlamıştır. Bu durum neredeyse Marksist ve sol gelenekten gelen bütün Kürt aydınlarının düştüğü büyük bir tuzaktır. Fakat söz konusu keşif ve tuzak kombinasyonu, bir Fransız seyyahın Kürde ya da bir Berberi’ye bakışı gibi; tepeden bir bakıştır, oryantalisttir ve nostaljik bir romantizmden beslenir. Bir dönem Marksizm ve Siyasal Cemaat İslamı üzerinden örgütlenen yoğun asimilasyon pratiği ve dile karşı gelişen kayıtsızlık hala devam etmektedir. Köksüzleşmiş bir kök arayışıdır bu. Kendi evine Doğu köşesi kuran Doğulu bir insanın zihinsel ve kültürel parçalanma örneğidir bu. Söz konusu aydın, Kürdün tarihsel trajedisini senfonikleştirerek, ona yeni bir ritim kazandırma inceliğini kullanır. Kendini Kürtlük dünyasının kıyısına çekerek, kıyıdan konuşarak, kendini Kürtlerle aynı düşünmeyen farklı bir Kürt olarak kodlayarak ortaya koyar. Kürtleri durmadan konuşmasına rağmen Kürtçe konuşmaz. Gündelik dil içerisinde bile Kürdistan demeyi göze alamayan bir korunaklı aydın tipidir bu. Sürünün koyunuyum ama benekliyim megalomanlığı ve kibirliliğidir bu. Vizontele filminde film boyunca Kürt devrimcilerine bir tek Kürtçe cümle kurdurmadan bir Kürtlük yaratma yetisi buna derler!
Yaşam gerçekliğimizin kılcallarına kadar sızmış ve Foucault’un deyimiyle ‘her yerde ama hiçbir yerde olmayan’ iktidar kuşatmasına karşı, bir karşı-kültür yaratmak istiyorsanız iktidarın kullandığı dili ret etmek  zorundasınız. Kullandığınız dilin içeriği, sizin aynı zamanda nerede ve nasıl durduğunuzu fazlasıyla gösterir. Örneğin Baudrillard’ın Körfez Savaşı sırasında CNN’in savaş teorisyenliğine soyunup sevimli ve neşeli post modern yorumcuyu oynaması ile sırtını AKP’ye dayayıp Kürtlerin siyasal meşruluğunu sorgulayan Kürt Stüdyo Aydınlarının durumu birbirine fazlasıyla benzer. Söz konusu aydınlardan birinin yazdığı Kürtler üzerine bir kitap ile Baudrillard’ın simülasyon ve hiper-gerçeklik kuramlarından daha çok incelenmesi gereken durum şudur: Bu adamlar kimdir? Kimlerin adına konuşur? Maaşlarını kimler verir? Kitlelerin önünde konuşurken kimlerin dil kodlarını kullanırlar? Modern teknik iktidarın savaş yorumculuğunda ekrana sunacağı entelektüel Mickey Mouse’lara ne kadar ihtiyacı varsa İkitelli Medyasının da o kadar çok Mehmet Metiner’lere ve Muhsin Kızılkaya’lara ihtiyacı vardır. Ne kadar kendinizi saklarsanız saklayın kullandığınız dil, sizin nerede ve nasıl durduğunuzu göstermeye fazlasıyla yeter.
Bütün sorun, günün birinde iktidarların Kürtlere kültür ve dil haklarını vermeleri değildir. Osmanlı’dan kalma bahşiş kültürünün bir devam olan TRT 6, Kürtlere AKP ve cemaat kültürünün diliyle hitap eder; o dilde Kürtlük yoktur; Kürtlüğün en yoz ve en geri temsillerini barındırır içinde. Kürtlerin bu gün inatla AKP Kürtlüğüyle birlikte AKP Kürtçesini ret etmelerinin nedeni budur. Kürtleri mızmızcılıkla suçlayanlara aslında şunu söylüyor Kürtler: Kendi insanlığımı, kendi Kürtlüğümü, kendi bildiğim dil kodları üzerinden tanımlamak istiyorum. ‘Ez tenê zimanê xwe naxwazim; ezê zimanê xwe yê hatî wêran kirin ji nû ve ava bikim!’ (sadece dilimi istemiyorum; tahrip edilmiş dilimi yeniden kurmak istiyorum). Toplumsal bir mücadelenin kendisini sadece dil ve kültür mücadelesi üzerinden tanımlaması ve var etmeye çalışması içinde büyük eksiklikler ve riskler barındırır. Fakat Kürtlerin bin yıllara dayanan sosyolojik ve tarihsel gerçekliğini doğru okuyabilen herkes Kürtlerin dil ve kültür mücadelesinin aciliyetini net olarak görebilir. Nasrettin Hoca’nın damdan düştükten sonra ağrıyla kıvranarak ‘bana doktor değil, damdan düşen birini getirin’ demesi gibi Kürtler de bu gün, ‘bana tam yüz yıldır dört devlet tarafından tarihten düşürülmeye

çalışılan birilerini getirin’ demeye getiriyor. Kürtçe konuştuğu için Ankara’nın göbeğinde bıçaklanmış bir insanın yüzüne utanmadan bakarak, ‘devlet bir sürü hak verdi daha ne istiyorlar’ demek ile köprü altına düşmüş tinerci çocuklara lüks arabalarından inip yarısına kadar dişlenmiş dondurma ikram eden,  sonrasında da ‘aaa aç mısınız gerçekten?’ diye soran sonradan görme sosyetelerin tavrı aynıdır; samimiyetsiz ve sahtedir. Kürdün empatiye ve dilenciliğe ihtiyacı yoktur. Kürtler sadece dünyalarını kurdukları, kendi varoluşlarına biçim veren kendi dillerini geri istiyorlar. ‘Ben dilimi kuruyorum; beni tanımlayan dilini bana dayatma’ diyorlar. Bu kadar insani bir talebi milliyetçilik eksenine hapsedip yargılamaya çalışmanın bariz karşılığı kitabi bir gevezeliktir; küçük burjuva konformizminden beslenen bir nevi entelektüel artistliktir; kasabalı bir lümpenliğin, bencilliğin ve körlüğün zırvasıdır. İnsanlıktan ve insani zekâdan nasibini alamamış Rize’deki bir belediye başkanının Kürt kadınlarını kuma olarak alın şeklinde temellendirdiği asimilasyoncu üreme tekniğinde kullandığı dilin bilinçaltını deştiğimizde soykırımcı bir faşizm fışkırmasına rağmen ‘Kürt sorunu soytarılarla konuşulmayacak kadar ciddi bir sorundur’ diyebilme olgunluğuna erişmiş bir dil yaratmanın aciliyeti bu gün kapımıza dayanmıştır.
Modern iktidarlar ve kapitalist cinnet, dilin dünyaya ait gerçekliği kurma ve anlam dünyasına şekil verme gücünü büyük oranda hadım etmiştir. Kısacası sözü öldürmüştür. Dil büyük oranda etkisizdir artık. Dil ve anlam arasındaki kopma yüz yıl öncesinden başlamıştır. Öbür taraftan dil yaşamın bir yerlerini kurarken bir yerleri hala yıkmaktadır. Her şeye rağmen dili, varlığı ortaya çıkaran ya da varlığı çıplaklaştıran tek araç olarak kabul etmekten başka çaremiz yoktur. Sokrates sonrası felsefi düşünüş, akıl-dil-düşünce dizgesini merkeze alarak doğal yaşamı belli bir rasyonel dizgenin içine yerleştirip hapsetti. Mitolojinin dil üzerindeki karanlık gölgesi aklın dil üzerindeki aydınlanmacı gölgesine dönüştü. Dil ile varlık ayrıca dil ile düşünce arasındaki gerilim ve kopuş insanlık tarihi kadar eskidir. Bunların tümü kabul edilebilir ve tutarlı açıklamalardır. Bir dönemler küresel bir komünizm mitosu üzerine kurulan Marksizmin, etnisiteye ve yerelliğe karşı gelişen alerjisi bu gün yerini yerel dillerin mesafeli kabulüne bırakmıştır. Fakat bu yerel dillerin yaşatılmasını isteyen aydınların bu dili konuşabilmelerine rağmen hala konuşmuyor oluşları bu güçlü etnik vurguyu mitolojik bir sayıklamanın ötesine götüremiyor. Çünkü, Kürdün asıl dili hala yasaklıdır. Kürdün kendi dünyasını ve kendi varoluşunu kurmasının tek silahı olan dili kuşatılmıştır; daraltılmıştır. Kendi Kürdünü yaratmaya çalışan iktidarlar Kürdün diline de zehir bulaştırmıştır. Kendi Kürdü gibi kendi Kürtçesini de yaratma çabasındadır. Kürde kendi diliyle küfretmesini salık vermektedirler. Kürdün bütün var olma araçları yok olsa bile elinde kalacak tek silahı dilidir. Tıpkı Yahudilerin gaz odasına yürürken inatla korudukları ve ellerinde kalan tek şeyleri olan Tanrıları gibi. Kendi topraklarında başka kavimlerin diliyle konuşmayı marifet saymanın ve kendi yaşam gerçekliğinin en büyük parçası olan dilinden utanmanın utancı, en büyük utançtır bu gün Kürtler için.
Batı entelektüelleri, çok iddialı ve radikal muhalif söylemlerine rağmen ne siyasal iktidarlar ne de sessiz kitleler tarafından ciddiye alınmazlar. Marksizmi kızıl kıyamet olarak algılayıp tarihin en büyük siyasal, askeri ve sosyal karşı devrimini yaratan Batı Kapitalizmi bir zamanlar tarihin akışını değiştirmiş bu heybetli adamlara sadece gülüp geçiyorsa bu dilin ölümünden kaynaklıdır. Direniş ilk önce dilden törpülenmiştir. Söz ölmüşse ya da dil hadım edilmişse söylediğiniz şeyler ne kadar tehlikeli olursa olsun sözün kendisi pervasızlığın ve ciddiyetsizliğin içinde havada uçuşup yok oluyor. Fakat dünyanın Doğu’sunda dil hala canlıdır; dil hala dönüştürme gücüne sahiptir. Dil, hala bir karşı iktidar iddiasıdır. Dil hala devrimcidir. Dilin gerçek sahipleri Kürdistan dedikleri için hala cezaevlerindedir. “Bir tek virgül için insanların öldüğü bir dünya düşlüyorum” diyen Cioran’ı haklı çıkarırcasına… İlkokulda Kürt öğretmenin “tu kurdî dizanî?” (Kürtçe biliyor musun?) diye sorduğu bir Kürt çocuğun “na ez kurdî nizanim” (hayır Kürtçe bilmiyorum) derkenki köklü ve derin utancını ve ezikliğini yaratan egemenlerin yüzüne tükürük olarak sunarcasına…