Gibileştirmeden, aynılaştırmadan geldiğim

kadın! bağlanmanın ve bağ kurmanın oyunu değil

bu... bir düş düşüyor rahim boşluğuna;
doğu(r)an, (ana)ç  ve ç(oğul)… Ne zaman
üzerime yağmur yağsa sen ıslanıyorsun. Sana
bûka baranê diyorum; altından her geçtiğimde
sen olduğum…

Aşağılanmasın diye yavrusu devletin resmi kurumlarında, Xezal resmiyeten Ceylan olur devletin pembe kimliğinde; yine de kurtaramaz anası onu, Leviathan'nın bir havan mermisine gizlenmiş kapkara ve kanlı dişlerinden… Ey bin yıllık yorgunluktan başımı en (yalın)nız yanına dayadığım kederli anam… Ülkem… Sana bir çocuk daha doğuracağım diyor bir kızın! Daha çok (gür)leyen ve daha çok kabuktan (öz)e dönen…

Lice'de patlayan bir g-3 mermisi Şemdinli'de bir
tütün yaprağını parçalayabilir; ki kötülüğün
menzili o denli uzaktır…

Medusa'nın saçlarından Mezopotamya düzlüklerine yayılırken kötülük, sen denizlerin ufuk çizgisinden (dağ)larına varmaya çalışıyordun; şanlı ayaklanmalar, kum ve (dağ)ılmanın tarihine dönüşürken... Kötülük, kötü bir adamın (Dağ)kapı'da biraz sonra tetiğe basacak kontra parmaklarına dadanmışken kıpkızıl devrimlerde harlanmış, birer paslı hançer gibi kalbinin tam ortasını (dağ)layan dağlar ve o çocuklar… Çırılçıplak kavgalarda yaşlı annemin rahmine ölü çocuklar düşerken, Karşıyaka İskelesinden kalkan bir vapurun içinde buzlu badem satan Mardinli bir esmerliğin hüznüydü en fazla sana arta kalan…

Düşler kurar şehirleri
Düş yalpalar şehir düşer
Düş biter herkes ölür…
 
Yüzlerce yıl mayası kan/un'dan yapılmış ekmeklerle kandırılmış, tarih denilen o kapkara hikayede yüzlerce kez bütün günahlarını çocuklarının kanıyla temize çeken anam… Kandan ve etten karar/namelerle darağaçlarına çekilmiş, ihanetin ve yüzsüzlüğün baladlarında zorla şarkı söyletilmiş kardeşlerim! Kederli bir yağmur gibi üzerime yağan ve her yağışında beni olmayan baharlara çeken, bir kez olsun yüzünü gülerken göremediğim kadınım; ülkem!

Yüzünüzü yüzüme sürün;
Bütün sevdalıların yüzü suyu hürmetine…

İade-i itibar dilenmeyeceğim senden ey tarih…  Elimizi dilimizi bağlayan kan/un hükmünde karar/namelerin değil yorgun ve yaşlı gözlerimizde biriktirdiğin o keder; biliyorum artık nedenini bu türkünün: kahpe kalır şahan gider… Kapkara gecelerde bembeyaz düşler kurduran ve üzerime yağdıkça renklerimi dağıtan bûka baranê! Tut ki içimdeki tutku ve direniş şarkıları sustu. Kim mırıldanacak sonra sana büyük aşkların yenik militanlara vurup duran gölgesini..
Beni büyük bir sancıyla doğurduğun o gece, dokunmanın, dokundukça (büyü)menin ve dokusu kederden parçalanmış yüreklerin hazin öyküleriydi asıl bizi korkutan… Bana koşarken ayağına takılıp seni düşlerinle birlikte yerlere düşüren, ve her an (büyü)sü bozulacakmış gibi tarihimizden biz pay düşen, içimizin kıyılarına çarpıp duran o (büyü)k korku… Bir üniversite kantini ile dağlara yürümenin arasına sıkışmış demlenmemiş bir inancın izdüşümü, her defasında kendine çarpıp düşmekti; havaya uçurulmuş sığınaklardı. En çocuk ve en korkak hali gibi ülkemin, annemin ve senin…
S(ayıklama) diyorum ben buna! Say say bitmeyen! Sayıkladıkça daha çok seni ayıkladığım…

Dokunmaktan ölüm gibi korktuğum gözlerini babamın
şehrin tek ayakkabıcısından aldığı kunduramda
saklıyordum… Düş yalpaladı. Şehir düştü.
Ayakkabı yandı bitti kül oldu…

Şimdi etinde alnımdan düşmüş bereketli bir çiğ tanesi
Beni doğurduğun rahminin hemen üstünde…