İnsanlık tarihi; aynı zamanda çalışan sınıfların, yoksulların, tüm ezilenlerin kendi hayatlarının kaderini ellerine almak için giriştikleri mücadelelerin tarihidir. Bunların arasında işçi sınıfının en önemli deneyimlerinden biri, 142 yıl önce, 18 Mart 1871′de kurulan Paris Komünü’ydü.

‘’İşçi sınıfının merkezi bir rol oynadığı ve daha iyi için toplumu değiştirmeyi amaçladığı ilk devrimdir. Paris Komünü’nün temsil ettiği düşünce, her topraktan ve her ulustan olan işçiler için neden bu kadar çekicidir? Cevabı basit. 1871 devrimi herşeyden önce bir halk devrimiydi. Halkın kendisi tarafından yapılmıştı, kitlelerin ortasında kendiliğinden doğmuştur ve kendilerini onun savunucuları, kahramanları, onun şehitleri olarak bulan büyük bir halk kitlesi içinde olmuştur. Bu, orta sınıfın asla affedemeyeceği kadar ‘aşağı’ olması nedeniyledir yalnızca. Ve aynı zamanda onun hareketli ruhu toplumsal bir devrim düşüncesiydi; kesinlikle belirsiz, belki de bilinçsizce, ama yüzyılların mücadelelerinin ardından elde etmek için çabalamaya değer, tüm insanlar için gerçek özgürlük, gerçek eşitlik. En aşağı halk katmanlarının haklarını elde etmek için yürüdüğü bir devrim” 20 Mart 1880’de Le Révolté adlı broşürde Paris Komünü böyle tanımlanıyordu.
Fransa’da 1866 yılında toplam 37 milyon nüfusa sahipti. Bu nüfusun 4,7 milyonu işçi ve bunun 1,8 milyonu Paris’te yaşıyordu. 1857 yılında başlayan ekonomik buhrana karşı özellikle Paris’te işçiler, grevler örgütleyerek yanıt vermeye ve sınıf şekillenmesini daha ileri bir düzeye taşımaya başlamıştı. Grevlerin sayısı 1870’lere gelindiğinde daha artmış ve bu tarihsel koşullar içerisinde Fransa  burjuvazisi 1870’de Prusya’ya (şimdiki Almanya) savaş açıyordu. Bu savaş, 1871’de yenilgiyle sonuçlandı. Ulusal Hükümet’in başkanı Adolph Thiers barış koşulları adı altında teslimiyeti görüşüyordu!
1871 yılı, kökleri 16. yüzyıla dayanan kapitalizmin yaygınlaştığı ve egemen üretim tarzı haline geldiği dönemdi. Günde 16-18 saat boğaz tokluğuna çalışma, kadın ve çocuk emeğinin sömürüsü, şehirlerde insanlık dışı koşullarda yaşam demek olan kapitalizmin yaşam bulmaya başladığı yıllar… Böylesi bir süreçte Fransa’da iktidar, ülkeyi yönetemez hale gelmişti. Çalışan sınıflar kendi örgütlerini kurmaya başlamıştı. İki iktidar yan yanaydı. Aynı yıl Paris’te yapılan bir gösteride kitlelerin temel sloganı “Yaşasın Cumhuriyet” ve “Kahrolsun Bonapartlar”dı. Yaşananlar, Fransa’da ikinci imparatorluğun bunalımını açığa çıkarmıştı. Çünkü yiyecek stokları erimekteydi. Bombardıman ve zengin-fakir arasındaki uçurum kadar, burjuva hükümetleri de Parislileri kızdırmıştı. Fransız hükümetinin başbakanı Louis-Adolphe Thiers, alternatif hükümet tehlikesini görmüş ve hemen koşup Prusyalılarla ateşkes imzalamayı uygun görmüştü. Bu anlaşma gereği dönüp Parislilerden ellerindeki silahları istedi. Paris’i savunan Ulusal Muhafızlar Örgütü buna şiddetle karşı çıktı. Paris’in 22 ilçesinde yaşayanlar ayrı ayrı toplanmıştı. Komüne giden yolculuk böyle başlıyordu…
Hükümetin Ulusal Muhafızların silahlarına el koyma girişimine karşı kitleler toplanıyordu. Bu aşamada Montmartre’de askeri birlikler halka ateş açmayı reddederek Ulusal Muhafızla birlikte hareket etmeye karar vermişti. Bu nedenle Ulusal Hükümet Versailles’e çekilmek zorunda kaldı ve “Ayaklananlar yavaş yavaş şehri işgal ettiler; tüm ana yollara barikatlar kurarak mitralyözler yerleştirdiler. Daha zengin semtlerde oturanların çoğu şehri terk etti” cümleleriyle ayaklanmanın başlangıcı tarih sayfalarına geçiyordu.
“Paris işçileri, egemen sınıfların başarısızlıkları ve ihanetleri arasında anladılar ki, onlar için, halka ait işlerin idaresini kendi ellerine alarak durumu kurtarma saati gelmiştir. Anladılar ki, hükümet gücünü ele geçirerek, kendilerini kendi kaderlerinin efendisi kılmak için bu, onların kaçınılmaz görevleri ve mutlak haklarıdır.” 18 Mart 1871 tarihli, Paris Ulusal Muhafız Merkez Komitesi bildirisi, bu önemli açıklamayı içeriyordu. Paris halkının bu girişimi burjuvazinin başarısızlığının, ihanetinin ve ikiyüzlülüğünün sonucunda gerçekleşiyordu.  İmparatorluğun yayılmacı politikalarının sonucunda Prusya’yla başlattığı savaş, onursuzca sonuçlanmıştı. Böylelikle Komün, hem Fransız burjuvazisinin teslimiyetçiliğinin hem de bu işgal politikalarının yarattığı öfkenin ve mücadele isteğinin ürünü olarak patlayan bir hareket oluyordu.
Komün Meclisi seçimleri 26 Mart’ta yapıldı. 227 bin Parisli oy kullanmaya gitti ve 28 Mart’ta “silahların patlatılması ve bin kadar muhafızın zafer çığlıkları eşliğinde” Paris Komünü Hotel de Ville’de ilan edildi. Meclise 86 temsilci seçildi. Paris’in zengin semtlerinden 21 burjuva meclise girdi. Diğer üyelerin yarısı işçiydi, geriye kalanlar ise demokrat nitelikli öğretmen, doktor, çeşitli memur ve gazetecilerden meydana geldi. Burjuva üyeler, komün daha faaliyete başlamadan meclisten çekildi. Komün Meclisi Paris halkının temsilcilerinden oluştu. Meclisin yönetimi işçilerin elindeydi.
“Komün, görevde kaldığı kısa dönem içinde, kuşatma süresince kiraları azalttı ve zamanı gelen borçların ödenmesini üç yıllığına erteledi. İşsizlerin değişimini düzenledi; fırıncıların geceleri çalışmasını yasakladı; çalışmayan fabrikaları tekrar faaliyete geçirmek için sendikalara ve işçi kooperatiflerine verdi. Fabrikaların yakınına gündüz kreşleri kuruldu ve özellikle de en ihmal edilen alan olan kadınların eğitimi başta olmak üzere, eğitimi geliştirmek için pek çok şey yapıldı.”
18 Mart 1871’de bütün iktidar, Ulusal Muhafız Merkez Komitesinin elindeydi. 28 Mart’ta ise yönetim Komün Meclisi’ne devredilmişti. Ama devrim, başından itibaren Paris halkının ve işçi sınıfının birleşik devrimci gücünün yaratılması problemini ortaya çıkarmıştı. Devrimci bir partinin olmaması problemlerin en başında bulunuyordu.
Ulusal Muhafız Merkez Komitesi devrimin yarattığı olağanüstü gelişmelere müdahale edecek yetenekten yoksundu. En başta dağılmış ve bozguna uğramış askeri birliklerin Versailles’a gönderilmesine izin vermeyebilirdi. Komite’nin yetmezlikleri karşı devrimci güçlerin Thiers hükümeti etrafında toplanmasına fiilen olanak hazırlamıştı. Thiers topladığı güçlerle 2 Nisan’da yeniden harekete geçti…
“2 Nisan’da çatışmalar başladı. Banliyölerdeki beşbuçuk haftalık bir çarpışmadan sonra ordu 21 Mayıs’ta Paris’e girdi. Federaller teslim olmayı reddettiler ve Versailles’cilerle şiddetli bir çatışmaya girdiler. Vahşet her iki tarafta da yükselmişti. Kanlı hafta olarak anılan bu dönemde 30 bin civarında Parisli öldürüldü. İlk örgütlü idam, onbeş erkeğin kurşuna dizildiği Parc Monceau’da 22 Mayıs’ta gerçekleşti. En büyük katliam Luxembourg, Châtelet ve La Roquette’de gerçekleşti. 24 Mayıs’dan 28’ine kadar, gece ve gündüz erkek, kadın ve çocuklar Petit Luxembourg’a taşınıyor ve suçlu bulunanlar kurşuna dizilmek üzere bahçelerde sıralanıyorlardı.”
28 Mayıs’ta Komün tamamen sona ermişti. Devrimin ardından 38 bin tutuklu Versailles’e nakledilmişti. Çoğu, “ordunun şüphelendiği ancak aleyhinde delil bulamadıklarını için bir cezalandırma yöntemi olarak kullandığı“ ağır bir tutukluluk döneminden sonra serbest bırakıldı. 11 binden fazla kişi Conseils de Guerre’de yargılandı; bunların 5 bin kadarı Yeni Kaledonya’daki ceza kolonilerine gönderildi. Enternasyonal yasadışı ilan edildi.
Paris Komünü’nün ömrü kısa sürdü. Ama komün deneyimi, ezilenlerin tarihsel hafızasında edindiği önemi hiçbir zaman kaybetmedi. 18 Mart’tan sonra iki ay gibi kısa bir süre iktidarda kalmayı başaran Komün’ün farkı; kapitalist devlet ve kurumlarının ezilenler için araç olamayacağını açık bir biçimde göstermesidir. Komün ütopyanın gerçeğe dönüşmesi, komünarlık bir dava adamı olma ve özgürlük demekti. Özgürlük sevdalısı Parislilerin mücadelesi düne, bugüne, hem de geleceğe ışık tutmaya devam ediyor.

Kaynaklar:
*Marks, Engels, Lenin, Paris Komünü Üzerine/ Sol Yay., 1977.
* J. Rougerie. Paris Komünü/ İletişim Yay., 1993.