1970’lerin başında devrim yürüyüşüne koyulduğunda belki de ilk duyduğu ve ilham aldığı 19’uncu yüzyıl ortalarında, henüz sosyalist ideolojinin oluşum aşamasında olduğu ve pratik deneylere ihtiyaç duyduğu yıllarda Paris komünarlarının görkemli mücadeleleri ve gerçekleştirdikleri özgün komün deneyi idi. Onların mücadelelerini hayranlıkla okumuştur belki de. Şimdi bu sıra neferi, Komüncülerin kurşuna dizildiği mezarlıkta uğruna esir düştüğü “halkların kardeşliği” şiarıyla özdeş bir şekilde diğer devrimci halk evlatlarıyla koyun koyuna yatıyor.
Mustafa Nazif Aktaş yoldaşları ona Celal diye seslenirmiş. Şu an hayatta olan tanıdıklarının bir kısmı cezaevlerinde, bir kısmı dağ başlarında. Kendi kuşağında yola çıkanların çoğu ise, onun bıraktığı yerde bayrağı devralıp şehit düşmüş. Nazif Aktaş, 12 Eylül karanlığından sonra Kürdistan’daki mücadeleyi yükseltmek için Filistinli yoldaşlarıyla buluşmuş ve eğitim almaya gitmiştir. Tek amacı vardır; Filistin halkının öncülerinin savaş deneylerini bizzat onlardan öğrenerek, kendisini gelecekte Kürdistan topraklarında geliştirilecek mücadeleye hazırlamaktır. Filistin halkının direnişine, yaşadığı soykırıma yakından tanıklık eden Aktaş, İsrail siyonizmine karşı Filistin halkıyla omuz omuza savaşır ve bu savaşta İsrail’in eline Seyfettin Zoğurlu, Sabri Gözübüyük adlı arkadaşlarıyla esir düşer. İsrail zindanları onun için bir umutsuzluk ve çaresizleşme olmamış, aksine Kürdistan mücadelesini yükseltmek için bir okula dönüşmüştür. Çünkü Nazif Aktaş “halkların kardeşliği” şiarıyla savaşmış enternasyonal bir devrimci olarak Filistinli yoldaşlarıyla 1 buçuk yıl zindanlarda direnmiştir.
Yapılan uluslararası girişimler sonucu İsrail, esir aldığı diğer ulusların devrimcilerini bırakacağını söylerken onları başka bir karanlığa sürüklemeye çalışmış ama başarılı olamamıştır. Cezayir’e doğru götürülmek istenen Nazif Aktaş ve arkadaşları Yunanistan havalimanına inişe geçen uçakta direnişe geçmiş ve Yunanistan’dan sığınma talep etmişlerdir. Yunanistan’da kaldığı sürece Nazif Aktaş, ruhsal olarak hiç kopmadığı ve uğruna esir düştüğü özgürlük hareketiyle yeniden buluşur.
Parçalanmış ve zulüm altında bir Kürdistan ülke gerçeği varken, Aktaş mücadelesini kesintiye uğratamazdı. O uğruna bir dizi bedeller ödediği iddiasını gerçekleştirmek için Paris’te 1985 yılından itibaren Kürdistanlılar içerisinde çalışmaya başlar. Alçak gönüllü, fedakar devrimci Aktaş, Parisli Kürdistanlıların öncüsü, can yoldaşı olmayı kısa sürede başaran bir sıra neferi. 12 Eylül karanlığından kaçıp Avrupa’ya gelmiş ve devrim iddiasını yitirip devrimcilere karşı savaşır hale gelen çevrelerin, Aktaş’ın öncülüğünde gelişmeye başlayan özgürlük hareketinden rahatsız olmaları için çok zaman geçmez. Çünkü onlar çoktan Kürdistan hayalinden, Kürdistan’da geride bıraktıklarından vazgeçmişlerdir. Bu ruh hali, bu iddiasızlık, bu amaçsızlaşmayla yarattıkları provokasyon sonucu Nazif Aktaş’ı katlederler. Tarih 23 Aralık 1985, Aktaş’ın bıraktığı bayrak yoldaşları tarafından o tarihten itibaren dalgalanır.
Kürdistan’da devrim yürüyüşünü başlatan Aktaş, halkların kardeşliğinin doruğu Filistin’den geçtikten sonra uğradığı Komün diyarında tıpkı kurşuna dizilen Komüncüler gibi hain bir pusuyla katledilmiştir. Ezilen tüm halkların acısını, iddiasını yüreğinde barındıran bir enternasyonal devrimciye, devrimcilerin bağrında yatmak düşer iddiasıyla yoldaşları ona Pere Lachaise mezarlığını layık gördüler. Şimdi diğer uluslardan devrimcilerin mezarları arasında yoldaşları tarafından tek ziyaret edilen mezar olmakla Pere Lachaise’de ayrı bir yer alır. Çünkü onun açtığı çığırda Kürdistan’ın yiğit evlatları şehit düşen yoldaşlarına rağmen hep yürümeyi ve büyümeyi bilmiş...