Şemdinli’de iki haftadan beri, süren bir savaş var. Uçak, helikopter, top ve tankların yedeğinde, 10 bin kişilik orduyla hücum eden Türk devletinde ses yok.
Onun yerine, yandaş, yalayıcı yapılmış Türk medyası, yalanın şanı, şerefiyle yazılmış zaferi ve zaferin zaiyatı asker bilançosunu açıklıyordu:
"Bir askerimiz şehit düştü, iki tanesi de yaralandı."
Malı götüren adamın, cami, din, iman nutuklarıyla kandırdığı Türk bile inanır mı buna, bilemiyorum, ama iki haftalık savaşın, yalanın şanı ve şerefiyle yazılmış zafer bilançosu bu. Hadi bakalım, Generalin törende ağlama numarası yapması için bir ölü, evlere bayrak asma için de iki yaralı yeterli. Kürdün kanından sevinç çıkaranlara da mebzul miktarda "ağır darbe vuruldu” yalanı…
AKP rejiminin, izinde yürüdüğü İttihatçı ırkçılar da böyleydi. Orduları, 1916 yılında Suriye cephesinde bozguna uğramış, Atatürk’ün de içinde bulunduğu asker kalabalığı hızlı koşma güdüsüyle postallarını da çıkarıp atmış, çıplak ayakla var güçleriyle kaçmış, ama İstanbul’daki basın, "anlı, şanlı, kılıcı kanlı ordumuz düşman kelleleri kese kese zaferlere koşuyor" manşetleriyle çıkıyordu.
AKP’nin yalayıcıları, bu yoldan milim şaşmadan atıyor, bir yandan da, habercilik yapıyormuş gibi yaparak, "orada neler oluyor?" sorusunu soruyor, cevabı da kendisi veriyordu:
"Gece uçaklar, gündüz de helikoperlerin bombaladığı, dağların hakimiyeti bizde!.."
Bombalama doğru, fakat dağların hakimiyeti yalandı. Çünkü, yalan olduğunu bilmek için fazla zeki olmaya da gerek yoktu. Savaşta, düşman topraklarına bombalar gönderiliyor, ormanları yakılıyordu. Kimse, kendi ordusunun yayıldığı dağları, tepeleri, kör atışa tutmuyordu.
Gerçek bu, ama yalana inanmaya talimli Türk halkı, ikna olmuşa benziyor ki, kimse, "hakimiyet bizdeyse, bombalar sakatlık çıkarıp, oradaki çocuklarımızı telef edebilir” diyemiyordu.
Kürt liderlerden Murat Karayılan, Fırat Haber Ajansı'ndan Deniz Kendal’a, anlamak isteyenlere, Şemdinli savaşının sonuçlarını şöyle açıklıyordu:
"Türk ordusu Oramar’da hakimiyeti kaybetti. Cilo ve Çarçela dağlarına giremiyor. Gerilla yolları kesti. 35 kilometre sınırın içindeki Şemdinli gerillanın denetiminde. O bölgede, sınır ötesi, berisi diye bir şey kalmadı. Bombalanıyor dedikleri Goman dağı, zaten Şemdinli’nin tepesidir. İçeriye girmemize gerek yok.”
Alın size, "Şemdinli’de neler oluyor?” sorusunun cevabı.
Oysa Recep Tayyip, Kürtlerle savaşta beceriksiz bulduğu 68 generalini çetecilik ile suçlayıp tutuklatmış, kiralık askerlerden oluşan yeni bir ordu kurmuş, başına da kendisi gibi halkın parasıyla iftar sofraları kurma göstersine çıkan General Özel’i oturmuş, sonra, huzur içinde, "en geç Mayıs ayında Türk zaferi” diyerek, savaşın kaderini açıklamıştı.
Fakat hayal kurmak ve rüya görmekle gerçek farklıydı. Bu güne kadar verdiği hiç bir sözünü tutmamış adamın, hayalleri de boşa çıkmıştı.
Yalnız içeride esir tuttuğuna inandığı Kürtlere karşı mı, hayal kırıklığına uğramıştı? Hayır, kendini sahipsiz çöplüğün tek horozu yerine koyup, böbürlenerek İsrail’in hakimiyet alanına elini sokmuş, orada dayak yemiş, Suriye'ye gönderdiği casus uçağı düşürülmüş, buna rağmen aklı başına gelmemişti.
Yeni hamlesinde, gözüne kestirdiği Güney Batı Kürdistan’ı işgale kalkışmış, demir yığını tanklarla, sınırda tehdit gösterisine çıkmış, öteye hamle için de, Amerikan Başkanı Obama’ya telefon açmış, izin istemişti.
Amerika yönetimi, hemen ardından Obama’nın, onunla elinde beyzbol sopasıyla konuştuğu an çekilen fotoğrafını yayımlıyordu.
Sopanın anlamı açık, onun anladığı dildi. Kerkük’ü işgal hamlesini, askerlerinin başına çuval geçirerek cevaplayan Amerika'nın Başkanı, "kafana sopayı yersin” diyordu. Fotoğrafın başkaca anlamı yoktu. Nitekim hala anlamamakta direnmiş olmalı ki, Amerikan Dışişleri Bakanlığı "Kürdistan’ı işgal sana yasak” açıklamasını yapıyordu.
Yine aynı gün, insani terbiye, devlet adabını bilmeyen, savaş bakanı rolündeki Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Irak hükümetinden eski Teksas’ın at hırsızı muamelesi görüyordu. Teksas’ta, at hırsızlarının resimleri asılıyor, altına da "wanted” (aranıyor) diye yazılıyordu.
Davutoğlu, "stratejik derinlik” teziyle, İttihatçıların yayılmacılığın adı olan "Kızıl elma” hayalinin türedi mirasçısıydı. Ama hafızası, Kızıl Elmacıların Türk imparatorluğu kurma hayaliyle Osmanlı'yı batırdığını zapt edecek kadar da kuvvetli değildi. Ama, düşük kalibreli hafızasıyla Recep’i, "bölgeyi zapt edip Osmanlı imparatorluğunu yeniden kuracağız” hayalini kafasına çakmış, ikili bir arada yaygaraya vermişti.
İşin garibine bakın ki Recep, Davutoğlu’nu Türk imparatorluğu hayalinin takipçisi olarak, daha düne kadar, kendince "aşiret reisi, Peşmerge” diye aşağıladığı, Güneyli Kürt lider Mesut Barzani'ye gönderiyor, gidip, "fetihle meşgulum bana bir yardım edin” dedirtiyordu.
Davutoğlu, yardım dilenmeye gittiği yerde, haddini ve terbiye sınırlarını aşarak, tehdit ettiği anlamda "mesajı aldı” dedikten sonra, aranan at hırsızı misalini gizlenerek, gizlice Kerkük’e sarkıyordu. Irak’ın iç işlerine elini daldırıp, Türkmenler'le toplantı yapıyordu.
Irak hükümeti, terbiyesizi tutuklama hakkına sahip olduklarını açıklayınca, Davutoğlu gittiği gibi gizlice kaçıyordu.
Devlet geleneğinde, uluslararası ilişkiler geleneğinde böyle bir ayıp yok, ama çetecilik ve çete devletlerinde vardı. Devlet adına bu çeteci kibir, tebiyesizlik ve uluslararası görsüsüzlük, yer yüzünde ilk defa TC’ye nasip oluyordu.
Durun bakalım, daha neler gelecek, ırkçı yayılmacılıkla mayışmış başlarına!..
Şemdinli, Obama’nın sopası ve 'wanted' olayı