”Tarifi zor. Yollarda yaşlılarını bırakanlar, susuzluktan ölen, çocuklarını, yaşlılarını, eşlerini, sevgililerini toprağa gömemeden, üzerlerine sadece taşlar yığarak defneden insanlar gördüm. Nereye ulaşacağını bilemeden dağa doğru yol alan yüzbinler vardı.”

Veysel IŞIK

Şengal’de DAİŞ tarafından 3 Ağustos 2014 tarihinde gerçekleştirilen soykırımda 5 bini aşkın Êzîdî katledildi, en az 6 bin 500 kadın ve çocuk kaçırılıp, köleleştirildi. Soykırımın üzerinden beş yıl geçmiş olmasına rağmen 2 bin 500 kadın ve kız çocuğu halen esaret altında. Hayatta kalanlar ise tahmin edilemeyecek acılar çekmiş ve yoğun psikolojik desteğe ihtiyaç duyuyorlar. Katliamının ilk günlerinde Şengal’deki tek gazeteci olan, DAİŞ çete saldırılarını dünyaya an be an duyuran, kendisi de yürüyerek Şengal Dağı’na sığınanlara eşlik eden Hayri Kızıler tanıklıklarını gazetemize anlattı.

Soykırım öncesinden başlarsak, 3 Ağustos 2014 öncesi bölgedeki saldırıların, gelişmelerin Şengal’e yansıması neydi?

O dönem Musul düşmüştü, insanlar endişeliydi, endişelerini de yerel yönetime -KDP yetkililerine- bildiriyorlardı. Halk görüyordu, Şengal’i savunmak için çok da bir hazırlık yoktu. Hatta hiçbir hazırlık yoktu. Yönetim halka, DAİŞ’in Şengal’e saldırmayacağını (emin bir şekilde, onları bu rahatlığa iten neyse) söylüyordu.

Sonrasında DAİŞ, Telafer’e de saldırdı. Orayı da ele geçirdi. Binlerce Şii Türkmen, Şengal’e sığınmak zorunda kaldı. Tam bir mezhepsel katliam ve tehcire (gerçi ellerine geçirselerdi tek birini bile sağ bırakmazlardı) zorlamaydı. Sonrasında Türkmenlerin hepsi bir aylık süre içerisinde Irak hükümeti ve Hewlêr hükümeti arasındaki anlaşma ile önce Duhok, sonrasında Hewlêr’e en sonunda ise uçaklarla Necef ve Kerbela’ya gönderildiler. Anlaşmaya ilişkin herhangi bir açıklama olmasa da bu tarzdaki taşımanın başka bir anlamı olmayacağını düşünüyorum.

Telefar’den sonra halk endişelerini KDP yönetimine tekrarlıyordu. Yine aynı terane temcit pilavı gibi insanların önüne konuyordu. ‘DAİŞ saldırmaz, saldırırsa biz Şengal’i savunuruz’ tarzındaydı. ‘Destek istedik, destek gelecek’ deniyor ve halk uyutuluyordu.

Olaylar daha da ileri gitti. DAİŞ, Şengal’in hemen etrafındaki yerleşim yerlerini birbir ele geçiriyordu. Güney’deki Blec, Güneybatı’daki Baac, Kuzey’deki Zumar tamamen DAİŞ’in eline geçmişti. Şengal etrafınız sarıldı dercesine bir kuşatma altına alınmıştı. Sadece Duhok’a açılan Rabia kapısı açık kalmıştı, o da KDP’nin denetimindeydi. Tehlikeden kaçmak isteyen Êzîdîler bu yoldan çıkmak isterken, KDP bu çıkışlara izin vermiyor, insanları Şengal’e geri gönderiyordu.

KDP’nin halkı kendine para ile bağlama, toplumu ipotek altına alma politikalarının etkisi ile halk cılız bir tepkiyle sesleniyordu KDP yönetimine. ‘Halimiz ne olacak? DAİŞ kapıya geldi’ diyordu insanlar. KDP Şengal yönetimi ‘Biz DAİŞ’le anlaşmaya vardık, Şengal’e saldırmayacak’ söylemine kadar vardırmıştı işi. Sonuç 3 Ağustos 2014 Fermanı.

   

3 Ağustos 2014 tarihinde neler yaşandı? Siz nelere tanıklık ettiniz?

2 Ağustos 2014 gecesi Şengal’i işgal saldırıları başladı. İnsanlar köylerindeki mevzilerde birkaç saat de olsa, bazı yerlerde sabaha kadar DAİŞ’e karşı savaştı. Tabi bir yere kadar, birkaç sınırlı silahla oldu bu savunmalar. İnsanlar yönlerini Duhok ve Şengal dağına verdi. Tabi Duhok tarafından gidenler sınırlıydı, arabası olanlar Duhok’a yöneldi, tabi arabalarında benzini olanlar. Çünkü son bir buçuk ayda Şengal’de çok sınırlı benzin vardı, o da fahiş fiyatla. Bu yüzden birçok insan arabası olmasına rağmen ya arabasını hiç kullanamadı ya da arabası ile yarı yolda kaldı.

Ortalık can pazarına dönmüştü. Köylerinden çıkamayanlar, dağa ulaşmak için çölde yola koyulan insanlar DAİŞ tarafından ya ağır silahlarla taranıyorlardı ya da ele geçiyorlardı. Hiç evinden çıkamayanlar evlerinde baskına uğruyor ve esir alınıyorlardı ya da oldukları yerde katlediliyorlardı. Êzîdîler “kirve” dedikleri ve güvendikleri yakın dostları Sünni Kürtler tarafından da DAİŞ’e ihbar ediliyorlardı. Kirvelik de artık Êzîdîler için ölmüştü. İyi insanlar da yok değildi, hem Arap hem de Sünni Kürt komşuları tarafından günlerce saklanıp, korunup, sonrasında güvenli yerlere kadar getirilen Êzîdîler de vardı. Yine iyi insanlar tarafından DAİŞ’in elinden parayla satın alınan kadınlar, genç kızlar da güvenli yerlere kadar getiriliyordu. Bu durum çok az yaşanıyordu fakat vardı. Bu insanların da hakkını vermek gerekir.

Can pazarı dedik ya, dağ yolu ve dağda kat edilen yol da oldukça zorluydu. Ağustos sıcağı, gece çöl soğuğu, susuzluk ve bir lokma yiyecekten dahi yoksunluk... Araziyi tanımama da en büyük dezavantajdı.

Böyle bir ortamda bütün duygular iç içeydi. Tarifi zor. Yollarda yaşlılarını bırakanlar, susuzluktan ölen, çocuklarını, yaşlılarını, eşlerini, sevgililerini toprağa gömemeden, üzerlerine sadece taşlar yığarak defneden insanlar gördüm. Nereye ulaşacağını bilemeden dağa doğru yol alan yüzbinler vardı. İçecek bir yudum suları, yiyecek bir lokma ekmekleri yoktu. Gündüz tüm vahşetini sergileyen Ağustos sıcağı, gece yine gündüze nispet yapan çöl soğuğu… DAİŞ’ten can havliyle dağa kaçan insanlar zorlu koşulların içine de kaçmışlardı. Kamerayı gören teklifsiz konuşuyordu. İnsanlar KDP’ye köpürmüşlerdi. İhanete uğradık, satıldık diyorlardı.

Saldırı esnasında Şengal’deki güvenlik durumu neydi? Şengal savunulamaz mıydı?

Halka destek istediklerini söyleyen KDP, ferman öncesi on beş günlük süreçte birçok ağır silahı Rabia üzerinden Duhok’a gönderdi. Bu güçler iyi konumlandırılmış olsaydı, ki Şengal’de o zaman 11 bin ile 17 bin arası peşmergenin olduğu söyleniyor, DAİŞ 30-40 km Şengal’in yakınına bile yaklaşamazdı. Aslında teçhizat ve peşmerge sayısı açısından güvenlik sorunu yoktu, KDP yönetiminin girdiği kirli ilişkiler sorunu vardı.

Şengal’deki DAİŞ vahşetine karşı ilk kurşunu kim sıktı?

Ferman’dan yaklaşık bir ay-kırk gün öncesinde 12 PKK kadrosu, HPG gerillası Şengal’e girmişti. Bu süreç içerisinde bu kadrolardan 3 tanesi KDP asayişi tarafından tutuklandı. Geriye kalan 9 gerilla halk içerisinde öz savunma çalışmaları yürüttü. Hemen tüm köyleri gezdiler. Halkın kendi kendisini savunması gerektiğini söylüyor ve gerekli savaş taktiklerini anlatıyorlardı. Yine sayıları az sayıda da olsa gençlerden oluşan dağda bir savunma gücü oluşturmuşlardı. Sinonê’de de bir grup vardı. Ferman günü köylerdeki çatışmalarda, Sinonê’deki savunma hattında, halkla birlikte ilk kurşunu sıktılar. Dağın savunması için mevziledikleri doçka ile bu kadrolar savaştı ve DAİŞ’in dağa girmesinin önünü aldılar.

Şengal’e ilişkin Kürtler yeterince tedbir alabildiler mi?

Çabalar oldu, ancak tam anlamı ile önlemler alındı mı derseniz, hayır. Saldırılar sonrası görüştüğüm PKK yöneticilerinden Mam Zeki Şengalî ve Sozdar Avesta bu konuda KDP yönetimi ile birçok görüşmelerinin olduğunu ancak KDP yönetiminin önlem konusunda önce olabilir deyip zaman kaybettirdiklerini sonrasında ise olumsuz yaklaştıklarını söylediler. Ve bu biçimiyle bir takım (12 kişi) gerillayı Şengal’e gönderdiklerini söylediler.

Êzidî halkının benzer bir fermanla karşılaşmasını önlemek için kimlere, ne tür görevler düşüyor?

Kürt tarihine bakıldığında net iki çizgiden bahsetmek mümkün. Bu iki çizginin netliği Şengal’de yaşananlarla somutlaştı. O açıdan boşa kürek sallamamak gerekir. İhanet çizgisinden medet ummak tam bir saflık olur. Direniş çizgisi, özgürlük çizgisi yürütücülerine büyük görev düşüyor. Bu çizgi yürütücüleri de büyük bir özveri ile çalışmalarını yürütüyorlar.

Êzîdîler de artık bu iki çizginin farkındalar. Ona göre konum almış durumdalar. Gelişmeler zaten bu yönlü. Kendi yönetimlerini oluşturmuşlar. Kendi öz savunma güçlerini oluşturmuşlar. Polis gücünü oluşturmuşlar, öğretmenleri yetişiyor, belediyecilik çalışmalarını yürütüyorlar.

Tüm Kürtlere görev düşüyor, Şengal hep gündemlerinde olmalı. Diplomasi güçlü yürütülmeli. Avrupa’daki Êzîdîler fiziki olmasa bile ruhsal olarak ve maddi açıdan yönlerini Şengal’e dönmeli.