Şengal veya Êzdîxan artık özgür. Şengal; 3 Ağustos 2014’de DAİŞ’in eline geçmiş, binlerce insan katledilmiş, binlerce kadın kaçırılarak pazarlarda satılmıştı. Bir yıldan fazladır DAİŞ’in elinde olan Şengal; HPG, YJA Star, YBŞ, YPJ-Şengal ve peşmergenin dört koldan kuşatması sonucu kurtarıldı. Bu tarihi başarı DAİŞ’e vurulan büyük bir darbedir. Şengal’in coğrafik ve askeri olarak stratejik önemi var. Uzmanlar bu başarının sonuçlarını değerlendirir zaten. Şengal başarısının başka bir tarafı daha var ki; bence hepsinden önemlidir. 

Peki nedir daha önemli olan?

Êzîdîler, ulus devlet yapılarının bölgede oluşması ve Kürdistan’nın bölünmesi ile birlikte parçalandılar. Bir kısmı Kuzey, bir kısmı Güney ve bir kısmı da Rojava’da kaldı. Yani Türkiye, Irak ve Suriye devlet sınırları içerisinde kaldılar. Azımsanmayacak bir kısmı da katliamlardan sonra Sovyet Rusya ülkelerine ve Avrupa’ya göç etti. Değişik tarihlerde gerçekleşen bu bölünmeler Êzîdîleri bir yandan ulus devletlere bağlarken, öte yandan kendi ülkelerinden uzak coğrafyalara mahkum etti. Bu parçalanmışlık Êzîdîleri her geçen gün daha fazla güçten düşüren, savunmasız bırakan bir sürecin de başlangıcı oldu. Yaşadıkları ülkelerde içe kapalı bir hayat süren Êzîdîler; Kürt özgürlük hareketinin 40 yıllık mücadelesi Êzîdîler içinde tekrar kendini bulma sürecine döndü. 

Özellikle Kuzey Kürdistanlı Êzîdîler bu gelişmeden etkilendi. Ancak Êzîdîlerinin tümünün bu süreçten aynı ölçüde etkilendiği söylenemez. DAİŞ saldırdığı dönemde Şengal, KDP peşmergeleri tarafından korunuyordu. Peşmergelerin Şengali terk etmeleri sonucu, geçen yıl DAİŞ Êzîdî kırımına başladı. Êzîdîler savunmasızdı. Kendilerine ait ne savunma birlikleri vardı ne de böylesi bir tehlikeye karşı kendini koruyacak bilinç. Çünkü tabii oldukları ulus devletlerin kendini koruyacaklarını düşünüyorlardı. (Ne büyük acıdır ki; yine aynı tekçi devlet zihniyetleri katliamları da gerçekleştirenlerdi). Ancak böyle olmadı. Tarih, Êzîdîler için 73. Ferman olarak tekerrür etti. Ne KDP peşmergeleri Şengali korudu ne de Irak askerleri. Kendilerinin de hiçbir koruma gücü yoktu. Eğer Êzîdîlerin kendilerini koruyacak örgütlülüğü olsaydı, kendilerini koruyacak güçleri olsaydı, belki yine kayıpları olacak, ama bu kadar kıyım yaşanmayacaktı. Bunca insan göç yollarına düşmeyecekti. 

Bu örgütlenme Şengal Katliamı sonrası, HPG ve YJA Star güçleri öncülüğünde gerçekleştirildi. Êzîdî gençler YBŞ ve YPJ- Şengal birliklerini oluşturdular. İşte Şengal başarısının en önemli boyutu bizzat Êzîdî gençlerinden oluşan öz savunma birliklerinin de Şengal operasyonunda yer alması. Kanımca bu başarının en önemli kısmını oluşturuyor. Yani Êzîdîlerin dirilişi gibi de ele almak önemlidir. Belki başka Fermanlara kapıları kapacak öz bilinç ve öz yönetim bundan sonra Êzîdîlerin kendini korumasını sağlar. 

Yine öz savunmanın önemini ve sonuçlarını Rojava ve Kobanê direnişlerinde somut olarak gördük. Eğer buralarda YPG/YPJ güçleri olmamış olsaydı, bugün Rojava diye bir yerden bahsedemezdik. Dolayısıyla anti demokratik ulus devlet sınırları içerisinde yer alan farklı kimliklerin kendini savunma mekanizmaları oluşturmaları oldukça önemlidir. Ya sistem demokratikleşerek, farklılıkların haklarını anayasal güvenceye alarak tekçi zihniyetten vazgeçecek; ya da farklı toplumsal kimlikler demokratikleşmeyi kendi mücadeleleri ile sağlayacak. 

Tekçi zihniyetin hakim olduğu hiçbir yapıda farklı kimliklerin garantisi yoktur. Çünkü tekçilik anti demokratiktir. Baskıcıdır, inkarcıdır ve asimilasyonisttir. Her kesimi kendine benzeterek varlığını korumaya çalışır. Demokratikleştirilmesi zorunludur. Aksi halde bütün baskı ve dayatmalar sonucu korkunun hükmü bir dönem devam etse de bir dönem sonra başkaldırı gündeme gelir. Çünkü baskı ve dayatmalar karşıtını doğurur. 

İşte Silvan direnişi böyle bir zihniyetin ürünüdür. Musa Anter: "Devlet organlarının ikide bir ‘Biz PKK’nin kökünün kazıyacağız’ demeleri, bize soykırım tehdididir. Zaten onların kökü biziz… Çocuklarımız zulümden, hürriyetsizlikten, anadillerini konuşamamaktan, kendilerine her yerde hain gözü ile bakılmaktan… Kürdistan dağlarına çıktılar" diyerek devlet politikalarını ve sonuçlarını çok iyi özetlemiştir. ‘Ovada’ siyasetin kapılarının Kürtlere kapalı olduğu dönemleri anlatan Apê Musa; ‘ovada’ siyaset yapan eşbaşkanlara nasıl saldırıldığını, Kürt kadın ve gençlerinin yerde sürüklenen cansız bedenlerini görseydi ne derdi acaba? 35 günlük bebeklerin annelerinin kolunda vuruluşunu nasıl anlatırdı? Dağa çıkanın kökünü (Apê Musa’nın dikkat çektiği kök) kurutmak isteyen, ‘ovada’ siyaset yapana mermi, cop ve gaz sıkan bir zihniyet karşında direnmekten başka yol kalmıyor sanırım.