Viva la Muerta! (Yaşasın ölüm) İspanyol faşistlerinin sloganıydı. Yine aynı iklimde İtalya’da gençlik örgütü olarak kurulan "Kara Gömleklilerin" kısa sürede Musollini'nin vurucu birliklerine dönüşerek, İtalya’da faşizmin silahı olması ve amaç için her şey yapılabilir ilkesi ile ölümü kutsadıklarını biliyoruz. Bu tür örgütleri kuranlara şunu da hatırlatmakta yarar var; Kara gömlekliler şiddeti ve ölümü öyle kutsamıştı ki daha sonra kendilerini yaratan Mussolini’yi sokaklarda tekmelemekten geri kalmadılar.

Elbette Hitler’in ari ırk projesini ve SS'lerini de unutmamak gerekir. İşte bu üçlü Avrupa’yı enkaza çevirdi. 20.yüzyılda Avrupa’yı harabeye çeviren Franko, Hitler ve Mussollini üçlüsünden günümüze fikir kalıntıları kalsa da bu fikirlerin büyük tahribatlar yaratacak durumu söz konusu değil artık. Ölümü kutsayan bu ruh hali şükür ki tüm Avrupa’ya hâkim olmadan bertaraf edildi.   

Herkesin bildiği ama kimsenin itiraf etmediği 1990’larda bu hayalet Kürtlerin üzerinde dolaşmaya başladı ve halen dolaşmaya devam ediyor. 1990’larda bunun adı "Beyaz Toros"lardı. Arabalara bindirilen yurtsever Kürtler bir daha geri gelmiyordu, cesetleri ya kireç kuyularına atılıyordu ya da boş bir tarlada toprağa gömülüyordu. 

Ne yazık ki son günlerde Türkiye’de birileri yine hayaletlerle gözdağı vermeye çalışıyor. İşin ilginç yanı ise bunu dile getirenin Türkiye Cumhuriyeti devletinin Başbakanı olması. Bir devlet düşünün ki o devletin Başbakanı "seçimlerde bana oy vermezseniz sizi 'Beyaz Toros'lara bindireceğim" desin. Onları kireç kuyuları ve mezarlarla tehdit etsin. Grekler, "Çürük tahta çivi tutmaz" der. Ne doğru söylemişler sanırım bu söylem de sadece bu çürük tahtalara yakışır.

Merak ettiğim ise o "Beyaz Toros"lara kimin şoförlük edeceği; sakın onlar da "Beyaz gömlek" giyenler olmasın. Ne de olsa gazete basıp, gazeteci dövme talimleri var. Sanıyorum bizdeki "Beyaz gömlekliler" Mussolini’nin gençlik örgütüne özenmişler. Eğer durum böyle ise vay ülkenin haline!

 Bu demektir ki şiddet ve faili meçhul ölümler hiç bitmeyecek bu topraklarda. Gerçekten değer mi buna? Sadece "Başkan" olmak için "Kara" ya da "Beyaz" gömlek giymek yani ölümü kuşanmak. ‘Beyaz’ı kefene, ‘Kara’yı yasa çevirmek. Bu tatminsizliğe, kine ve nefrete daha ne kadar dayanabileceğinizi sanıyorsunuz?

Türkiye siyasetçileri özellikle de Ortadoğu’daki haritalar yeniden çizilirken kendi içine, saraylarına kapanıp insanları ile arasında duvar örmeye devam ediyorlar ve illa ki 400 vekil istiyorlar. Bu tıpkı, Kafka’nın bitmemiş kitabı olan "Şato" romanındaki durum gibidir. Orada da Şato’ya girmek isteyenler sürekli engellenir ve toplumsal ilişkileri körleştiren kurumların soğuk yüzleriyle karşılaşır romanın kahramanı. 

Öyle sanıyorum ki bugün Türkiye’de görüldüğü üzere insanlar romandaki gibi Şato’ya girmeye çalıştıkça Şato’nun koruyucuları kendileri ile insanları arasında uçurumu daha da derinleştirip daha çok güç ve otorite isteme sevdasına kapılıyor. Onun için de ‘Kara’ ve ‘Beyaz’ gömleklileri arka bahçesinde hazır nefer olarak bekletmeye devam ediyorlar. Dolayısıyla içinden geçtiğimiz günler Kafka’nın Şato romanında yaşananlardan çok da farklı değil.

Onun için her sıkıştıklarında insanları ölümü çağrıştıran renklerle tehdit etmeye devam ediyorlar. Elbette bunların karşısında ölümü tanıyan politik ve yasal mücadeleyi önemseyen güçler var. Bu güçlerin de ölümü çağrıştıran renklerden korkacağını çok düşünmüyorum. Çünkü ölüm ve hiçlik duvarı çoktaaan aşıldı artık. 

Bundan sonra ne "Yaşasın ölüm" diyenler, ne kara ve beyaz gömlekliler bunları bu politik ve meşru hak mücadelesinden alı koyamayacak ve işte tam da bunun için bu insanlar 1 Kasım seçimlerinde Şato’daki gölgeyi "Yine Başkan Yaptırmayacak" ve yaşamla arasındaki uçurumu derinleştirmeyecek. Varsın "Beyaz Toros" ve onların içindeki "Beyaz Gömlekliler" bağırıp dursunlar. Annemin sıkça kullandığı "Boş teneke tangırdar" sözüyle bitireyim yazımı, seçimlerde görüşmek üzere…