Akdağ’ın yemyeşil vadilerinden birine kurulmuş, direnişçilere ev sahipliği yapmış ve nice acılara-sevinçlere tanıklık yapmış Kelaxsi Köyü’nde 1951 yılının Mart ayında dünyaya gelmişti M. Sıddık Bilgin.
Köyünde okul olmadığından çevre köylerde ilk okulu okur, ardından Çewlik’de Sanat Okulu’ndan mezun olur. Kötülük nedir bilmez, çevresine iyilik saçar, herkesin derdine derman olmaya çalışırdı. Adeta bir iyilik perisi gibiydi. Bu özellikleri Onun, çok genç yaşta da olsa herkes tarafından sevilmesine, toplumda kabul görmesine neden olmuştu.

Halkçı ve paylaşımcıydı
Tam bir halk insanıydı. İnsanları, doğayı çok seviyordu. Hele köy yaşamını asla başka bir yaşama tercih etmiyordu. Bu nedenle 1972 yılında kazandığı Sakarya Mimar ve Mühendislik Fakültesi’ne gitmemiş, bir yandan müteahhitlik yaparken bir taraftan da tarım ve hayvancılıkla uğraşıyordu. Gerek kişiliği gerekse paylaşımcı özellikleri, Onu doğal bir yurtsever konumuna getirmişti.
M. Sıddık, çocukluk hayallerine ihanet etmeyen bir yaşamın sahibiydi ve bedelini canıyla ödeyenlerden sadece biriydi. Ne ilkti, ne de son olacaktı. Nasıl bir kuşak önce dedelerinden Şex Şerif arkadaşlarıyla dar ağaçlarına gitmiş ise, dedesi Şex Hüseyin zindanda da katledilmişse sıra onlara gelmişti. Nasıl Sıddık’ın babası küçücük yaşta Amasya’ya sürgün edilmiş ise Sıddık’ın çocukları da sürgünün bir başka türlüsünü yaşayacaktı.

Hiçbir zaman ülkesinden ayrılmadı
1977 yılına gelindiğinde M. Sıddık Bingöl meteoroloji müdürlüğünde memur ve eğitim enstitüsünde öğrencidir. Siyasal ortam oldukça hareketlidir. 78’de okulu bitirir. Konya’ya atanır ancak yine sevdiği topraklardan kopamaz ve gitmez. Bu arada evlenir. Yaşamını köy ve Çewlik arasında mekik dokuyarak sürdürür. 12 Eylül 1980 darbesinin ilk gününde gözaltına alınanlar arasındadır. Kırk gün gözaltında kaldıktan sonra serbest bırakılır. Köye döner. 1983 yılının sonuna doğru yeniden komşu bir köye öğretmen olarak atanır.
Mevsim sonbahardır. Gece karanlığında, zamansız çalınır kapılar. Merakla açılan kapılardan gencecik silahlı yabancılar süzülür içeri. „Biz silahlı propaganda birlikleriyiz“ derler. Ardından sohbetler derinleştikçe henüz kış başlamadan bahar gelmiş havasında gelişir dostluklar. Ancak kısa süre içerisinde devlet bilgi sahibi olmuş, opereasyonlar başlamıştı. Baharla birlikte sıklaşan operasyonlarda çatışmalar yaşanıyor, yakalananlar oluyordu. Yazla birlikte baskılar ve gözaltılar alabildiğine yoğunlaşmıştı. 15 Ağustos 1984  Atılımı’nın gerçekleştiği gecenin sabahında uyandığımızda inanılmız büyüklükteki bir askeri güç, köyü ablukaya alınmıştı. Sorguda, onlardan atılımın gerçekleştiğini öğrendiğimizde gerçeğin farkına varmıştık. Onlara göre önce 1925’te isyanın merkezi olan köy ezilmeliydi.

İşkenceciler kahroldu
Böylece köye baskılar hiç durmadı. Atılımın bir yılı dolmadan ‘karakola baskın oldu’ bahanesiyle yine köyümüz ablukaya alınmıştı. Tam bir terör estiriliyordu. Kadın, çocuk yaşlı demeden herkes nasibini alıyordu. M. Sıddık da ilçede kaldığı ablasının evinde gözaltına alınarak, amcasının oğluyla köye getirilmişti. Temmuz sıcağında  çarmıha gerilmek, gece boyunca askeri araçların kancalarına asılı kalmak, dipçiklerle-sopalarla dövülerek kan kusturulmak, her türlü işkenceye rağmen ser verip sır vermemek... Evet 31 temmuz 1985 günü Mehmet Sıddık işkencecileri kahrederek sır vermeden işkencede yaşamını yitirir. Devlet, işkenceyi gizleyebilmek için Mehmet Sıddık’ın bedenini ormanlık bir alana götürerek kurşunlar. ‘Kaçtı vurduk’ süsü verilir. Böylece beş ve üç yaşlarında olan Rojwan ve Rojda ile henüz kırkbeş günlük ve babasının yaşamını yitirişiyle onun ismini alan Mehmet Sıddık babasız kalakalmışlardı, aynen dedeleri gibi.
Ancak yaşamıyla olduğu gibi şahadetiyle de direnişin öncüsü oldu M. Sıddık. Niceleri o yoldan yürüdü, yürüyor. Onların yolu özgür bir yaşamın kendisi oldu. Şahadetinin 27. yıldönümünde senin ve ardıllarının tüm özlemleri gerçekleşiyor sevgili M. Sıddık. İçlerinde sizleri çok seven çocuklarınız da var: Rojwan, Rojda, M. Sıddık... Seni, hasretle anıyoruz. Sizleri çok seviyoruz, unutmayın bizleri...

ADNAN SERHAT