Kernowek, Kelt dilinin en eski formlarından biri. 17. yüzyıla kadar İngiltere’nin güneybatısındaki Cornwall yarımadasında günlük yaşamda kullanılan dili son konuşan kişi olan Chesten Marchant 1676 yılında Gwiathan köyünde ölmesinin ardından Kernowek dilinin de tarih sahnesinden silindiği düşünülüyordu.

Kernowek dilinin İngiltere’nin güneyinde Demir Çağı ve Roma döneminde konuşulan İngilizceden türediği düşünülüyor. Anglo Saksonların batıya doğru göçleri nedeniyle adanın güneybatısındaki Cornwall yarımadasına yerleşen Kelt toplulukları arasında türeyen dil 800-1200 yılları arasında bölgede günlük hayatta kullanılıyordu. Kernowek dilini 13. yüzyılda yaklaşık 39 bin kişinin kullandığı tahmin ediliyor. 1200-1600 yılları arasında Hıristiyan din adamlarının da bölgedeki halka yönelik faaliyetlerinde Kernowek dilini kullanmaları sonucunda günümüze bu döneminden eserler kaldı.
1497 yılında kendi dilleri yerine İngilizce ile ibadet edilmesi yönündeki baskılara karşı isyan eden 4 bin kişinin öldürülmesinin ardından Kral VIII Henry’nin yönetimi Kernowek’in geleceği için bir dönüm noktası oldu. İngiliz Parlamentosu 1549 yılında Cornwall’da yaşayanların ibadetlerini İngilizce yapmalarını da düzenleyen “Bütünlük Yasası”nı çıkardı. Bu tarihten sonra Kernowek dilinin gerilemesi de başlamış oldu.
17. yüzyılın ortalarında Kernowek sadece Penwith ve Kerrier kasabalarında konuşuluyordu. İkinci kuşakta ise Kernowek dilini akıcı bir şekilde konuşan kimse yoktu. Nitekim Penwith’ten Chesten Marchant’ın 1676’da ölmesinin ardından bölgede artık Kernowek’i konuşabilen hiç kimse kalmamıştı.
18. ve 19. yüzyıllarda Kernowek sadece akademisyenler ve antikacıların ilgi gösterdiği bir dil konumundaydı. Ancak 1929’da Robert Morton Nance’ın “Herkes için Kernowek” adlı kitabı yayınlamasıyla bu dilin geri dönüşü için ilk adım atılmış oldu.
Sonra ne mi oldu? Uzun hikayenin kısası Kernowek dilinin yeniden canlandırılması için 100 yıla yakın bir süredir yürütülen çabalar sonucunda 2008 yılında dil standart yazılı formuna kavuşturuldu ve binlerce kişi tarafından yeniden konuşulup yazılmaya başlandı. UNESCO da 2010 yılında Kernowek dilini yok olan diller listesinden çıkardı.
Kernowek dili bugün tehdit altında olan diller sıralamasında üst sıralarda yer alsa da gerek İngiltere’nin gerekse de yerel idarelerinin destek programları sayesinde yaşama tutunmuş durumda. Cornwalllıların hedefi ise Kornowek dilinin temel eğitim dili haline getirilmesi.
Kernowek dili türünün bu konudaki tek örneği. Bir topluluğun yüzyıllar önce yok olmuş bir dile kimlikleri ile sahip çıkarak yeniden diriltmesi gibi benzeri bir örnek henüz yok. Dillerin ölümü insanlık tarihinde genelde canlı ölümleri gibi geri döndürülemez ve trajik bir olgu.
1992’de Tevfik Esenç öldüğünde Kafkas dillerinden Ubıhça tarihe karıştı. Ondan 70 yıl önce Kaliforniya’da hayata gözlerini yuman Sally Noble’ın ardından sadece kendisi için değil Chimariko dili için de yas tutuluyordu.
UNESCO verilerine göre eğer hiçbir önlem alınmazsa dünyada şu anda konuşulan 6 bin dilden yarısı yüzyılımızın sonunda tarihe karışmış olacak. Bazı bilim insanlarına göre her 14 günde bir dil tarihe karışıyor. Yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan dillerin neredeyse tamamı yerli halklar ve azınlık dilleri.
Dil bir kültürün kendini ifade etmesinin temel aracı. Dünyada hiçbir yabancı dil, bir kişinin yetişmiş olduğu kültürün öğelerini, eserlerini, mizahını tam olarak karşılama kapasitesine sahip değil. Özellikle yerli ve azınlık dillerinin kullandığı özgün kelimelerin başka hiçbir dilde karşılıkları bulunmuyor.
Bugün tehdit altında olan dillerin birçoğu kayıtlı değil. Yazılı dilleri zayıf ancak sözlü olarak son derece güçlü geleneğe sahipler. Toplumun tarihinin hikayeler, efsaneler, şarkılar ve masallarla aktarıldığı bu kültürlerin dillerinin kaybolması, toplumun, kültürün tamamen ortadan kalkmasına eşdeğer bir durumu ifade ediyor.
Dil çeşitliliği egemen siyasal otoritenin varlığıyla ifade ediliyor. Örneğin egemen siyasal otoritenin zayıf olduğu Bolivya’daki dil çeşitliliği, emperyal güçlerin egemenlik savaşlarına sahne olan, büyük imparatorlukların kurulduğu Avrupa kıtasının tümünden daha fazla.
UNESCO’nun Dünya Diller Atlası’ndaki verilere göre 2 bin 473 dil bugün yok olmakla karşı karşıya.
Güney Afrika’daki Khomani yerlilerinin konuştuğu Nuu dili de bunlardan biri. Bugün bu dili akıcı bir şekilde konuşabilen sadece 7 kişi kaldı. Yeni jenerasyon ülkede hakim olan İngilizce ya da Afrikan dilini öğrenmiş.
7 Ocak 2013’e kadar Nuu dilini konuşan 8 kişi vardı. O gün Ouma Aenki Kassie’nin ölümüyle artık Nuu dilinin yok olmasına 7 kişi kaldı. UNESCO’dan bilim insanları dilin kurtulması için çalışırken Güney Afrikalı yetkililer durumu umutsuz olarak nitelendiriyor.
Buna rağmen dünyada hala başarı örnekleri var. Örneğin Hindistan’daki Khasi dili iki kuşaklık bir çalışmanın ardından UNESCO tarafından geleceği güvencede diller arasına alındı. 900 bin kişi tarafından konuşulan dil bugün artık Meghalaye eyaletinin resmi dilleri arasında.
UNESCO’nun dillerin durumunu belirleyen kriterleri şöyle:
Savunmasız: birçok çocuk bu dili konuşuyor ancak sadece yaşamlarının bazı noktalarında (ör. Ev).
Tehdit altında: Çocukların evde anadillerini öğrenme olanakları yok.
Ciddi tehdit altında: Dili sadece yaşlı kuşaklar konuşuyor, çocuklar ve torunlar kendi aralarında dillerini konuşmuyor.
 Kritik şekilde tehdit altında: En genç konuşan kişiler büyükanne ve babalar ve onlar da dili kısmen ve az konuşuyor.
Bu dillerin geleceği konusunda pek fazla umut taşımayan uzmanlar büyük dillerin gelecekleri konusunda da bir fikirbirliği içerisinde değiller. Bu nokta ünlü filolog Graddol’un şu tespitleri oldukça çarpıcı: “Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın(UNEP) 2001 yılında yayımladığı bir basın bildirisi, şöyle bir bölüm içeriyordu: “Bir dili ve o dilin kültürel içeriğini kaybetmek, doğal dünyayla ilgili ve başka örneği olmayan bir başvuru kitabını kaybetmek gibi birşeydir.” Bildiride yerel dillerin, o bölgedeki toprak yönetimi ve kültürel yaşamla bağlantısı, ve bu yaşam biçimini derinlemesine anlamaya yaptığı katkı üzerinde de duruluyordu. Ancak, bir yandan yerel ve görece eski diller kaybolurken, bir yandan da ortaya çıkan yeni kentsel ve melez dillerin, küresel çeşitliliği koruması bekleniyor. Kentler, dillerin birbirleriyle karıştığı ve dil değişiminin hızlandığı yerler. Dünyanın hızlı gelişmekte olan kentsel bölgeleriyse, bu yeni melez dillerin üremesi için ideal koşulları sağlıyor; tıpkı İngilizce’nin, dünyanın dört bir yanında konuşulan yüzlerce yeni biçimi gibi. Ancak, göçmen dillerinin ayakta kalmasını sağlayan da yine geleceğin kentleri olacak. Etnik azınlıklar, şimdilerde büyük ölçüde kendi yurtları dışında yaşayan insanlardan oluşuyor. Bu kişiler birlikte yolculuğa çıkıyor, aynı film ve televizyon kanallarını seyrediyorlar ve sürekli bir iletişim halindeler. Sonuçta, birçok bölgede dilin yansıttığı toplumsal kimlik ve ağlar, giderek daha dağınık vecoğrafyadan da daha bağımsız duruma gelmekte. Bu nedenle, birbirlerinden coğrafi sınırlarla ayrılan lehçelerin iyice azalacak olması da, öngörüler arasında.
Geleceğe dil açısından bakan birçok kişiye göre, bütün dünya yakında İngilizce konuşuyor olacak. Ancak kökleri 19. yüzyıla dayanan bu görüş, yine birçoklarına göre de gününü geçirmiş. İngilizce’nin, dünyanın yeni dilbilimsel düzenini biçimlendirmede büyük rol oynayacağından kuşku duyulmasa da, asıl etkisinin, dünyanın her yerinde iki, hatta çok dil konuşan nesiller yaratmada olduğu düşünülüyor. ABD’de İspanyolca konuşanların sayısındaki artış, ikidilliliğe doğru giden çok daha geniş, küresel eğilimin bir parçası. Avrupa’daysa, kuzeyden güneye uzanan bir İngilizce dalgası yayılmış durumda. İsveç, Danimarka ve Hollanda nüfusunun yaklaşık yüzde 80’i, şimdi rahatlıkla İngilizce’yi akıcı biçimde konuşabildiği iddiasında. Fransa, bu konuda bir geçiş sürecindeyken İtalya, İspanya, Yunanistan ve Portekiz’deyse İngilizce öğrenme yarışı hız almış durumda. Bu ülkelerde öğrenci ve çalışan kesim artık İngilizce ‘konuşur’ sayılıyor. İngilizce, artık bilgisayar gibi, ilköğretimin bir parçası.
Asya’nın birçok bölgesindeki işverenlerin gözleriyse, artık İngilizce’nin ötesinde; önümüzdeki 10 yıl içinde de, zorunlu ikinci dil büyük olasılıkla Mandarin dili olacak. İngilizce’nin yanı sıra başka temel dillerin degeleneksel sınırlarını aşarak yayılmaları, “bir ülke, bir dil” anlayışını zayıflatmış durumda. Yeni dünya düzeninde birçok kişinin birden fazla dil konuşacağı ve rutin işler için bir dilden diğerine geçiş yapacaklarına kesin gözüyle bakılıyor. Anadili İngilizce olanlarınsa, bu çok dilli topluma tümüyle dahil olmakta güçlük çekecekleri tahmin ediliyor.”